19 Ocak 2020 04:19

Yazıyooooor yazıyooooor

Yazıyooooor yazıyooooor
PAZAR
Paylaş

Sosyal medyanın ve dijital kanalların gelişmesiyle iletişimde olmak istemediğiniz bir insanı her yerden engellemek, mobil üzerinden size ulaşmasını önlemek artık mümkün. Eskiden bir sabit hatlı ev telefonu varken, o numarayı değiştirmek ya da rahatsız edildiğiniz için savcılığa şikayette bulunmak dışında aranmayı engellemenin bir yolu yoktu. Aslında bu da bir nevi adaleti sağlıyordu çünkü gerçekten ulaşmanız gereken bir kişi tarafından tüm diyalog yollarının kapatılması durumunda sesinizi nasıl duyuracaksınız karşı tarafa?

İnsan zekası çözüm yaratma konusunda oldukça yaratıcı. Eski sevgilisi tarafından her yerden engellenen bir kişinin, diyeceklerini açıklama bölümüne yazabilmek adına yaptığı bir sürü 1 TL’lik havale işlemi geliyor aklıma.

Bu çözümcülük konusu burada dursun, biz geçmiş zamanlara bir bakalım.

Televizyon henüz ülkeye gelmemiş, tek kanal bile yok. Telefon, postaneye gidip bağlatılan ve konuşabilmek için iki tarafın da bir postanede sırasını beklemek zorunda olduğu bir iletişim aracı. Telgraf ancak mücbir durumlarda geçerli, zira oldukça pahalı ve zahmetli. Elde iletişim adına bir radyo var bir de gazete.

Siyah-beyaz filmlerden, nostaljik fotoğraflardan ve romanlardan aklımda kaldı, kısa şortlu, kasketli, sağ kolunun altında bir deriye bağlanmış gazete balyası, sol elinde üstten tuttuğu gazeteyi göstererek koşturan ve “yazıyoooor, yazıyoooor” diye bağıran gazeteci çocuk imgesi.

Loca sisteminde zanaat öğrenmesi için çıraklık ve kalfalık döneminden geçmesi gereken çocuk iş gücü, sanayi devrimi ile birlikte direkt ağır sanayideki çalışma koşullarına dahil olmuş. 1900’lerin başında dünyadaki ekonomik buhranın da etkisiyle çocuk işçiler pek çok riskli işte çalıştırılmış.

Beni en dehşete düşüreni çocukların fabrika ve atölye bacalarını temizlemek için kullanılması. Ufak bedenleri buralara sığabildiği için üstlerine bezler sarılıp bacaya tırmandırılır, bacaya süründükçe içerideki isi üzerlerine çekip temizlerlermiş.

Bu dönem göz önüne alınınca çocukların belki de bulabildiği “en iyi işlerden” birisi gazete dağıtıcılığı. Sokaktalar, mevsim koşullarını göz ardı edersek sağlık açısından daha risksiz bir ortamdalar. Caddeler onların, bağırmak serbest.

Mesleğin bir inceliği var: Manşeti okuyabileceksin ki en ilgi çekici haberi bağırabilesin, durdurup sorana haberle ilgili bir iki merak ettiren bilgi verebilesin.

Bizdeki en bilinen gazeteci çocuk fotoğrafını 1958’te İstanbul Belediyesi Fotoğrafhanesinin de kurucusu olan Babiali Foto Muhabiri Hilmi Şahenk çekmiş. Ardında Plymouth görünen, cumbalı evlerle Küçük Ayasofya’da dar bir sokakta, bir elinde balya, diğerinde tek gazete, şortlu bir erkek çocuğu gazete satıyor. Bundan 40 sene sonra 1998’te marangoz Hayreddin Baş, o arkadaki Plymouth otomobil sayesinde fotoğraftakinin kendisi olduğunu fark ediyor.

2018’te Eyüp Serbest’in kendisiyle yaptığı röportajda şöyle anlatıyor:

“Babam 1949’da Samsun’dan İstanbul’a göçmüş. İyi bir marangozdu. Ben o zaman 5 yaşındaydım göçtüğümüzde. İstanbul’a gelince babam bir radyocunun yanında işe girdi. Radyoların ahşap bölümlerini yaparlardı. Ben de yanlarında çalışır, radyolara vernik sürerdim. Boş zamanlarımda da gazete satardım. Gazeteleri satınca 30-35 kuruş verirlerdi. Bir ekmek ederdi. Alıp anneme götürürdüm.”  

Bir diğer gazeteci çocuk hikayesi de Ankara’dan.

Hayri Ayaz, Ulus’ta tanesi 5 kuruşa Ankara Telgraf Gazetesi Satıyor. Gazete başına 1 kuruş kazanıyor. Öyle ufak iş değil, TBMM, Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası, Hayri’nin gazete dağıttığı bazı kurumlar. Ulus Bayii, gazeteleri götüren Hayri’ye bir de jest yapıyor, Pekos Bill, Köroğlu ve Oklahoma ciltlerini bozmadan okuması için ödünç veriyor.

O dönem kıvırcık saçlı, kasketli bir adam peydahlanıyor gazeteci çocuklara. Dolandırıyor ufacık çocukları, ceplerindeki parayı alıp kaçıyor. Gazeteci çocuklar arasında yayılıyor hikayeler, çocuklar ceket ceplerinde taşla gezmeye başlıyorlar. Adamı bulurlarsa taşlamak için. Belki de bu dolandırıcı vesile oluyor. Hayri, Ankara Tenis Kulübünde çıplak ayakla top toplama işi bulup ona geçiyor. Bolboyluk bu işin adı. Böylece tenisle tanışıyor, sonra 1960 Türkiye Tenis Şampiyonu olarak duyuluyor adı.

Gecekondulardan geliyor çocuklar, manşetleri okurken okumayla barışıyor, ufukları açılıyor.

Kuruşların toplamı ancak ekmek parası ediyor.

Haberler tüm sokağa ince çocuk seslerinden yayılıyor: Yazıyooooor yazıyooooorrrr Stalin’in ölümünü yazıyoooooor

Yazıyoooor yazıyoooooor Menderes’lere idam kararıııııııııı

Yazıyoooooor yazıyoooooor Tito öldü haberi yalanmışşşşşş, Tito yaşıyooooorrrr

Zaman içinde bayiler artıyor, dağıtım kanalları genişliyor. Bakkallar, marketler gazete satar hale geliyor. Abonelikler yaygınlaşıyor. Lüks semtlerde gazeteleri kapıya kapıcılar bırakıyor.

Ülkede haber hiç bitmiyor. Baskı da.

Bazı gazete ve dergiler, dağıtımda baskıyla karşılaşınca, sokağa gazete satmaya çıkan çocukların yaşı büyüyor. Basımı-dağıtımı engellenen gazeteleri caddelerde satıyor gençler. Bıyıklı oğlanlar, boyunları yemenili genç kadınlar:

 “Yazıyooooor, YÖK eyleminde öğrencilere gözaltı”

 “Yazıyooooor İzmir’de Serkan Eroğlu katledildi”

 “Yazıyoooooor Bolu’da Kenan Mak ülkücüler tarafından bıçaklanarak öldürüldü”

Şimdilerde yattığımız yerden parmağı kaydıra kaydıra dijitalden okuyoruz çoğu haberi. Sosyal medyadan paylaşıyoruz. Ama basılı gazete de önemini asla yitirmiyor. Onun tadı başka. Berberde, doktorda, otobüs koltuğunda, vapurda duruyor gazeteler. Orada görünce hiç aklında olmayan bile alıp bir sayfaları çeviriyor. Bilmediğiyle, kendi yankı odasında duyamayacaklarıyla yüzleşiyor. Dijitaldeki arşivlerin bir günde yok olduğuna şahit olduk. Oysa kütüphanelerde, devlet arşivlerinde hâlâ Takvim-i Vekayi nüshaları bile duruyor. Söz uçar yazı kalır. Dijitaldeki yazıya ne olacak bilmiyoruz, daha o kadar sene geçmedi üzerinden tecrübe edecek kadar ama basılı gazete, yok etme kastı olmazsa, yüz yıllarca dayanıyor.

Çünkü insan gazeteyi saklamak için de alır.

Tüm dünyada gazete koleksiyonerleri var. Bizde de mesela 11’e 10 Kala filmi, koleksiyoner Mithat Bey’in hikayesiydi. 1950’den beri biriktirdiği gazetelerinin de filmde büyük bir yeri vardı. 60 bin gazeteye sahip bir koleksiyoner olan Mehmet Çelik’nin de bir röportajını okumuştum. İnsanların buna şaşırmasına şaşırıyordu. Gazete biriktirmek tüm dünyada yaygın bir koleksiyonerlik şekliydi. Hatta bazılarını fotoğraflayıp dijitale taşıyor, satışa açıyordu. Düşünsenize elinde 10 Kasım 1938’in gazetesi bile vardı.

Anneannem de gazete atamazdı. Kitap sandığının dibinde bazı gazeteler sararmış, kavrulmuş halde hâlâ dururdu. O seriden bir gazetenin manşetinde, Kızıldere’yi gördüğümde, elimde tuttuğum şeyin önemini anlamıştım, 12-13 yaşlarındaydım.

İnsan işte, bazen kaybolur korkusuyla fazla alır gazeteyi. Mesela o gün çocuğunun doğduğu günse, içinde hayatını değiştiren bir haber saklıysa ya da bir yazısı basıldıysa. Ben de saklarım yazımın çıktığı sayıları. Özellikle çok alırım gazeteyi o günler. Belki bir gün birine hediye etmek isterim diye düşünürüm. Sonra gerçi pek de kıyamam hediye etmeye.

Basın İlan Kurumu, gazetemiz Evrensel’e ilan ve reklam kesme cezası verdi. Karara yapılan itirazı da reddetti. Sebepte daha korkunç bir şey vardı: Okur fişlemek.

Üşenmemişler bayi bayi listelemişler. Bir kişi bir bayiden 3 gazete birden almış bir diğeri 5 tane. Cezaevine fazla sayıda gazete götürülmüşmüş.

Hayatlarında birine bir kitap hediye etmemiş gibi, bir arkadaşa çay ısmarlamamış gibi, birinin yerine otobüste kart basıvermemiş gibiler. İnsan gazeteyi dayanışma için de fazla sayıda alabilir, hediye etmek için de, evden çıkmak istemeyen bir dostun ayağına kadar götürebilmek için de.

Şimdi başa dönelim: Bu dijitalleşme çağında insanı her yerden engelleyebiliyorsun da gidip banka dekontundaki açıklamayla söyleyeceğini söylüyor yine.

Bu baskıcı, hukuksuz ortamda, haberi saklamak mümkün mü sanıyorsunuz?

Haber yayılır. Matbaayı yasaklasan teksir makinası yeniden ortaya çıkar, internet sitesini kapatsan SMS atarız, dağıtımını yasaklasan elde gazete sokağa çıkarız.

Ben hiç yüksünmem, 40 yaşında iki çocuk annesi, bir omzuma alırım bir balya, diğer elimde üstten tuttuğum gazetem, sesim de gür çıkar affınıza mağruren, bağırırım “yazıyoooor, gazetemizin üzerindeki baskıları yazıyooooor, isterseniz çifter çifter alabilirsiniz isterseniz beşer beşer, madem tüketim toplumu istiyorlar, alın size tüketimmmm dersinizz, bol bol alınızzz, fişlenirim diye korkmayınızzzz, özgür basın bizim hakkımızzz”

Dayanışmayı engelleyemezler!

Bu yazıyı internetten okuyorsanız, lütfen bakkala indiğinizde bir-iki Evrensel alınız. Yoksa talep ediniz. Yerinizden kalkasınız yoksa, abonelik de çok kolay.

25 yıldır olduğu gibi, ne bugün ne de gelecekte Evrensel, ona ödediğiniz hiçbir kuruş için sizi pişman etmeyecektir.

İyi pazarlar, keyifli okumalar.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...