18 Ocak 2020 03:37

Oscar’ın belgeselleri

Paylaş

Oscar’a inanmadığımız ama onsuz da kalamadığımız döneme girmiş bulunuyoruz. Muhtemelen yıl boyunca ‘Söylenmeyenin söylenebildiği’ her türlü film gıybetinin rahatça yapılabildiği tek dönem olabilir bu. “Joker”in 11 adaylık hak edip etmediği (etmedi), “Bir Zamanlar... Hollywood’da”nın fazla mı abartıldığı (abartıldı) tartışmaları bir yana bazı filmleri görünür kıldığı için de önemli tabii bu dönem. Özellikle de kısa ve belgesel dallarındaki adaylıklarıyla. İlgilileri için bu küçük notu düşerek Oscar’da bu yıl uzun belgesel dalındaki adaylara bakalım.

“The Cave”, “For Sama”, “American Factory”, “Honeyland” ve “The Edge of Democracy” bu yılın uzun metraj belgesel adayları. Tom Waller imzalı “The Cave”, 2018 yazında Tayland’da girdikleri mağarayı su basması sonucu mahsur kalan futbol takımı ve hocalarının kurtarılma sürecini anlatıyor. “For Sama” ise genç bir kadının Suriye’deki iç savaş sırasında yaşadıklarına odaklanıyor. Bu iki filmi izleme fırsatını henüz bulamadım. Bulduğumda yazmaya çalışacağım ama diğer üç filmi izlemişken kısaca bir şeyler söylemek iyi olacak. Dikkatli okurlar “American Factory”yi ağustos ayında “Bir sınıf, iki tutum” başlığıyla Evrensel’de yazdığımı hatırlayacaktır. “American Factory”, Çinli bir şirketin ABD’de satın aldığı fabrikada iki ülkenin işçilerini “Karıştır barıştır” yöntemiyle bir araya getirme çabasını anlatıyordu.  Güçlü bir sendikal geleneği olan ABD’li işçiler ile ‘Ülkelerini temsil ettiklerine’ inandırılan Çinli işçiler arasındaki gerilim bugünün sınıf ilişkilerini anlamak açısından oldukça anlamlıydı. Merak edenler için Netflix’te yer alıyor. Bu filmle ilgili yazıyı merak edenler buraya tıklayarak okuyabilir. 

DEMOKRASİNİN SINIRLARINDA

Yine Netflix’te izleyebileceğiniz “The Edge of Democracy” (Demokrasinin Sınırı) ile devam edelim. Yönetmen Petra Costa hem kişisel hem de ülkesi Brezilya’nın tarihine bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi. Anne tarafı ülkenin köklü ve zengin ailelerinden birisi olan, diktatörlük döneminde palazlanan şirketlerin sahibi bir kadın Petra Costa. Ancak annesi devrimci saflara katılıyor ve babası ile birlikte diktatörlük döneminde uzun yıllar illegal yaşıyorlar. Petra diktatörlük koşulları altında doğuyor. Yönetmen bir yandan ülkesinin demokrasi geçmişinin kritik aşamalarını anlatırken asıl olarak kendisinin de ilk kez oy kullandığı 2003 seçimlerinden başlayarak bugüne uzanan süreci ele alıyor. Yani Lula da Silva ile başlayıp Dilma Rousseff ile devam eden İşçi Partisi iktidarı yıllarını.

Petra Costa, bir yandan Lula ve Dilma iktidarının yoksul kesimlerin hayatında yarattığı iyileşmeyi gösterirken diğer yandan yerleşik düzenin parçası haline gelişlerini ve sorunları da öyle çözebileceği yanılgısına kapılmalarını anlatıyor. Sendika liderliğinden gelen Lula ile eski gerilla Dilma’nın uzlaşma çabalarının sonuçsuzluğunu izlemek biraz can sıkıcı. Film bunların üzerine ülke egemenlerinin yani sermayedarlarının ülkeyi ekonomik olarak dünya ligine sokan İşçi Partisi iktidarına olan ilgilerinin azalışını ve açıkça faşist bir iktidara olan ihtiyaçlarının karşılığı olarak Bolsonaro’nun yükselişinin resmini çiziyor. “Rejim içi” bir düzenlemenin ancak rejimin sahiplerinin izin verdiği ölçüde gerçekleştirilebileceğini, rejimin parçası oldukça onun çürümüşlüklerinden kaçışın olmayacağını dile getiren çarpıcı bir belgesel “Demokrasinin Sınırı”.

‘BAL ÜLKESİ’NİN ANLATTIĞI

Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un üç yıllık yoğun çabalarının mütevazı bir meyvesi olan “Honeyland” (Bal Ülkesi) yaratıcılarının beklentilerini aşan bir başarıya imza atmışa benziyor. Oscar’a uluslararası film dalında da aday olan “Bal Ülkesi”, Makedonya’nın terk edilmiş bir dağ köyünde yaşlı annesi ile birlikte elektriği bile olmayan bir evde yaşayan Hatice’nin hikayesi. Hatice, bir kayanın kovuğunda, bir duvarın içinde, bir ağacın özünde yuva yapan arılarla içi içe bir hayat sürdürüyor. Hatice arılara yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli desteği sunarken karşılığında da kendisine yetecek kadar bal alıp satıyor ve geçimini sürdürüyor. Bu durum, köye hayvancılık yapan geniş bir ailenin taşınmasıyla değişiyor. Arıcılıkta iyi para olduğunu düşünen aile köye kovanlar getiriyor, bir an önce para kazanmak için arıların ayarlarıyla oynuyor ve küçük çaplı bir felaket yaşanıyor.

“Bal Ülkesi”, Hatice’nin kimliğinde insanın doğanın bir parçası olarak da gayet uyumlu bir şekilde yaşayacağını gösterirken; diğer yandan doğaya müdahalenin artmasıyla yaşanabilecekleri de gösteriyor. Filmi iyi yapan bir şeye ‘Dikkat çekmek’, bir soruna ‘Parmak basmak’ gibi dertlerinin olmaması. Kimseyi iye ya da kötü göstermemesi. Hatice’yi kutsamadığı gibi diğerlerini de kötüleştirmiyor. Onları da kendi gerçeği içinde ele alıyor. Bu bakımdan Hüseyin ve ailesi oldukça işlevsel. Çünkü kalabalık bir aile. Hüseyin’in çocuklarının geleceğine dair endişeleri ile aç gözlülüğü tuhaf bir denklem oluşturuyor. Ve bu ikisi arasında nasıl bir denge kurulacağı sorusu bugün önümüzde duruyor. Soyumuzu nasıl devam ettireceğimiz ile bunu doğayı yok etmeden nasıl yapacağımız soruları arasındaki makası kapatmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini salık veriyor adeta “Bal Ülkesi”. Film 31 Ocak’ta vizyona giriyor. Mutlaka izleyiniz.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...