12 Ocak 2020 03:08

Kanlı süt!..

Kanlı süt!..
PAZAR
Paylaş

Bütün soğuğu yedi o gün. Yağmur, rüzgar, hatta çisem çisem yağan sulu sepken kar iliklerine kadar işledi. Daha sabah kapısını açıp dışarıya burnunu uzattığında böyle olacağını anlamıştı. Anası onu “dam” dedikleri bu keçi ağılında doğurduğu günden bu yana yetmiş yıldır çobanlık yapıyordu Hamza. O günden beri doğanın kendisine öğrettiklerinin bir saat gibi işlediğini gördü hep. Milim şaşmaz bir saat… 

Bu soğuk ve yağmur altında işinin çok zor olduğu baştan belliydi ama yine de sürüyü dışarıya çıkarmazlık edemezdi. Açtı hayvanlar ve kış ortası olmasına rağmen merada yemyeşil taze otlar çoktan boyunlarını topraktan uzatmışlar, canı çekilmiş gibi duran maki çalıları uçlarından tomurcuklanmaya başlamıştı.

Sürüyü, dağın yamacındaki meraya götürürken altından geçtikleri rüzgar direklerine bakmamaya çalışıyordu. Dama yüz metre ya var ya yoktu en yakın rüzgar direği!.. 

On yıl içerisinde Karaburun’un neredeyse bütün tepeleri onlarca rüzgar santrali ile dolmuştu. Hamza, bütün ömrünü geçirdiği bu dağlara, tepelere geniş geniş yollar açıldığında, her biri kendi ağılının iki katı beton dökülüp üzerine dev gibi direkler dikildiğinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Zaten ilk direğin dikildiği günden bugüne de her şey sanki uğursuz bir el değilmişçesine kötüye gitmişti. 

Direklerin ardından meralar tellerle çevrildi. Şirketlere elli yıllığına zeytin dikmeleri şartıyla kiralandığı söylendi. Bu Karaburun’un yüzyıllardır en önemli geçim kapısı olan keçicilik için sonun başlangıcı oldu. Birkaç yıl içerisinde daralan mera alanları, direklerin delik deşik ettiği otlaklar nedeniyle sürüler birer ikişer satıldı. On binlerde olan keçi nüfusu birkaç yıl içerisinde yarı yarıya düştü. 

Hamza yıllardır köyden uzaktaki damda yaşıyordu ama akrabası, eşi dostu köydeydi hep. Neredeyse köyünün içine kadar giren RES’lerin sesi, gece kapı pencere kapatmalarına rağmen odalarına doluyor, üzerinde yanıp sönen ışıklar herkesi rahatsız ediyordu. Sürekli tepelerinde dönen RES’lerden çıkan vınn vınn sesi ile yaşamak bir süre sonra kabusa dönüyordu ki işi kökünden değiştirecek bir gelişme yaşandı. Köy Cumhurbaşkanın imzası ile heyelan bölgesi ilan edildi ve şirketlerin önündeki tek diken gibi görünen köy sorunu bir çırpıda çözüldü!.. Köyün geleceği olmadığı ve göçten başka kendileri için bir çıkar yol kalmadığını gören köylüler de sürüleri satıp yavaş yavaş boşaltmaya başladı köyü.  

Kalan birkaç sürüden birisi de Hamza’nın sürüsüydü. Hamza çobanlıktan başka bir iş yapmamış, yapmayı da aklından geçirmemişti hiç. Bu tepelere doğmuştu o bu tepelere gömülecekti. Ahh bir de şu gece gündüz vınlayıp duran direkler olmasaydı, keyfini hiçbir şeyin bozmasına izin vermezdi… 

Tam da dibindeyken rüzgar yukarıda dönen kanatların gürültüsünü kulağının içine getirip sokunca, dayanamadı bastı yine kalayı, “kanadına değen rüzgarı da, boyunu posunu da!..”

Bozdağ’dan doğru gelen beyaz sisin içine daldıklarında keçiler huysuzlandı. Ses çıkardı Hamza, “Ohhooo, teeyyyy” etti, ıslık çaldı. Köpeği Sarı da havladı, o da durumu anlamıştı. Çobanlıkta kendisi kadar ustaydı köpeği de. Beş yıl önce karısı aniden öldüğünden bu yana en yakın arkadaşıydı Sarı. Hamza’nın ve Sarı’nın seslerini duyan keçiler sakinleştiler kısa zamanda. Gözleri bir adım öteyi görmese de yollarını biliyorlardı bereket. 

Zeytinlik yapmak için çevrilen alandaki dikenli tellerin yanından geçilirken sürüde bir kıpırdanma oldu yine. Bir şey ürkütmüştü keçileri. Geçenlerde burada gördüğü yabanileşmiş köpek sürüsünü anımsadı. Hayvanlara saldırmak isteyen Sarı’yı zor tutmuştu dikenli tasmasından. 

Yazlıkçıların dağ başına terk ettikleri hayvanlar bir süre sonra vahşileşiyorlar, kurt gibi sürülere saldırıp keçileri boğup atıyorlardı. Hayvanların yaşayabilmek için yapacakları pek bir şey olmadığını biliyordu Hamza. Yine de omzundaki tüfekle köpeklere değil havaya doğru bir iki el sıkmış, köpekler de kaçıp gitmişti tüfek sesine. 

Hamza koyu sisin içerisinde, boyunlarındaki çıngıraklardan çılgınca sesler çıkararak koşmaya başlayan keçilere bağırdı, çağırdı yine. Sarı da sağa sola koşturarak dağılan sürüyü toparlamaya çalışıyordu. Ne kadar zaman sonra, yağmur daha da hızlanıp, sis koyuluğunu biraz kaybettiğinde yamacın öte tarafındaki Manastır mevkiinde, koca çınarın altında toplayabildi sürüyü. Dikkatle saydı keçileri. Kayıp var mı anlamaya çalıştı. Eksik yoktu ama keçilerin bazılarının çeşitli yerlerinde kan izleri vardı. 

Gidip baktı yaralara. Anladı ki hayvanlar yanından geçtikleri dikenli tellere takılmışlardı. Kiminin yüzü boynu, kiminin sırtı, memeleri yara bere içindeydi. Bu sefer de dağın başına zeytinlik yapacağız diye meralarının neredeyse yarıdan fazlasını çeviren şirketlere sövdü saydı. 

Keçilerin otlayacağı alan kalmamıştı bir iki yıl içinde. Kalan meralara ulaşmak da tam bir çileydi. Dikenli tellerle çevrelenmiş dönümlerce alanın ortasından, daracık bir koridordan çıkarıyordu sürüsünü mecburen. İşte kimi zaman da böylesi olaylar başına geliyordu.

Akşama doğru sudan çıkmış sıçan gibi evine döndü. Keçilerin sütlerini sağmadan önce henüz birkaç gün önce doğmuş oğlakları analarının yanına bıraktı ki ağız sütü emip karınlarını doyursunlar diye. İşte bu sırada bir keçinin oğlağının yanından kaçması dikkatini çekti. Kara başlı küçük sevimli oğlak annesinin memesine emmek için saldırdıkça anası onu iteliyor, yanından kaçıyordu. Bazen anne keçiler böyle garip davranışlarda bulunurlardı. Mutlaka geçerli bir nedeni olduğunu, annelerin yavrularını hiçbir zaman geri çevirmeyeceğini çok iyi biliyordu Hamza. 

Gitti tuttu keçiyi oğlak emebilsin diye. Bir taraftan da garipliğin nedenini anlamaya çalıştı. Başı Hamza’nın kucağında hiçbir yere kıpırdayamayan anne keçinin memesine saldırdı oğlak. Anne keçinin etine bir şey batmış gibi huysuzlanması, kafasını kurtarıp kaçmak istemesi karşısında Hamza oğlağın emdiği memeye baktı hemen. Memeden sütle birlikte kıpkızıl bir kan da geliyordu! O zaman anladı keçinin memesinin teller tarafından yırtıldığını. Bu sefer keçiyi bırakıp oğlağı tuttu. Anne keçinin hızla uzaklaşırken acıdan gözünde yaşların biriktiğini gördü. Açlıktan acı acı meleyen oğlağın da ağzının kenarından birkaç damla sütle karışmış kan sızıyordu...

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...