10 Ocak 2020 04:45

Erdoğan-Putin görüşmesi ve Türkiye’nin bölgesel denklemdeki yeri

Paylaş

ABD’nin Bağdat’ta suikast düzenlediği Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin cenazesinin toprağa verildiği saatlerde İran, ABD’ye beklenen misillemesini gerçekleştirdi. İran, misillemesini ABD’nin yine Irak’ta bulunan Ayn el Esad ve bölgedeki en büyük hava üssü olarak bilinen Erbil’deki Harir hava üssüne balistik füzelerle yaptığı saldırı ile gerçekleştirdi.

İran’ın ABD üslerine gerçekleştirdiği saldırıdan sonra İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, bu saldırının ABD saldırısına misilleme olduğunu ve savaş istemediklerini belirten bir açıklama yaptı. Diğer bir dikkat çekici açıklama ise saldırının hedefi ABD’nin Başkanı Trump’tan gelmişti. Önce Trump, her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Ardından da ABD’nin BM Daimi Temsilcisi, Güvenlik Konseyine gönderdiği mektupta İran ile görüşmeye ön koşulsuz olarak hazır olduklarını bildiren bir mektup gönderdi.

Yapılan açıklamalara bakılınca her iki tarafın da gerilimi daha fazla tırmandırmak istemediği görülüyor. Fakat bu açıklamalardan bölgedeki paylaşım mücadelesinin ve bu mücadelenin yarattığı gerilimin sona ereceği sonucunu çıkarmak saflık olur. Çünkü İran’ın bölgedeki (Ortadoğu) en önemli askeri komutanının öldürülmesi ve ABD’nin bölgedeki askeri üslerinin hedef alınmasının bir adım ötesinde bu iki güç arasında bütün bölgeyi kasıp kavuracak bir savaşın başlaması yer alıyor. Ancak mevcut dengeler içinde her iki taraf da böylesi bir savaşı kendi çıkarları için uygun görmüyor. Bu durum elbette dengelerin lehlerine değiştiğini düşündüklerinde ya da güçlerini böylesi bir savaşı kazanmak için daha hazır hissettiklerinde savaşa girişmeyecekleri anlamına da gelmiyor.

Bilindiği gibi ABD, bölgede İran’a karşı körfez ülkeleri ile Mısır ve Ürdün’ün içinde yer aldığı bir Sünni-Arap NATO’su (Ortadoğu Stratejik İttifakı) oluşturmak için adımlar atmış, bu temelde S. Arabistan’la da 350 milyar dolarlık silah-askeri iş birliği anlaşması imzalamıştı. Filistin sorununun bu Sünni-Arap rejimlerin İran’a karşı İsrail ile iş birliğinin önünde engel olmaktan çıkartılması için de “Yüzyılın Anlaşması” adı altında verilecek ekonomik desteğin karşılığında Filistin’i sembolik bir ülke olmakla sınırlayan bir planı dayatmaya çalışmıştı. Ancak ABD bu girişimlerden İran’ı kuşatma stratejisi bakımından istediği sonuçları alamadı. Ayrıca bu gerilim, bölgedeki petrol ve doğal gazın deniz yoluyla ihracı bakımından stratejik bir önem taşıyan Hürmüz Boğazı’na taşınarak yeni bir boyuta evrilmişti.

Özetle bugün tansiyonu düşürmeye yönelik açıklamalara rağmen bir tarafından ABD ve desteklediği bölgesel güçlerin (İsrail, S. Arabistan ve BAE başta) ve öte tarafında öne çıkan İran olsa da asıl olarak arkasındaki güçler olan Rusya ve Çin’in yer aldığı bölgesel paylaşım mücadelesinin keskinleşeceğini ve giderek yeni bir savaşın koşullarını hazırlayarak devam edeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Peki, Türkiye’deki iktidar bu paylaşım mücadelesi ve gerilimin neresinde yer alıyor?

Türkiye’deki Erdoğan iktidarı bugün ABD ve İran arasındaki gerilimin merkezi haline gelen Irak’taki denkleme önce Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi ve Haşimi kaçıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalınca da Musul’un IŞİD’den alınması sürecinde desteklediği Sünni milis güçleri (Haşdi Vatani) üzerinden dahil olmak istedi. Ancak Türk burjuvazisinin yüz yıllık hayali olan Musul’dan pay kapma için atılan adımlardan beklenen sonuçlar alınamadı. Erdoğan, Musul’da B ve C planından söz etse de kimse bu planların ne olduğunu öğrenemedi!

Suriye’de ise müdahalenin öncülüğüne soyunan Erdoğan iktidarı, hedeflerine ulaşamamış olsa da yaşanan gelişmeler denklemin içinde kalmasını sağladı. ABD’nin IŞİD’e karşı Kürtlerle iş birliği yapması sonrasında ABD ile ilişkileri bozulan Türkiye’deki iktidar, ABD’nin paylaşım mücadelesindeki en önemli rakibi Rusya ile iş birliğine yöneldi. Rusya için NATO üyesi Türkiye ile iş birliği, ABD’nin planlarını bozmak bakımından kullanışlı bir ortaklıktı. Bugün İdlib konusunda olduğu gibi yaşanan sorunlar nedeniyle inişli-çıkışlı da olsa bu iş birliği 2016’dan beri devam ediyor.

Önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya lideri Putin, Rus doğal gazını Türkiye üzerinden Balkanlar’a taşıyacak ‘Türk Akımı’ boru hattının açılışını yaptılar. İç kamuoyuna yönelik propagandaya rağmen Türkiye’yi Rus doğal gazı için geçiş bölgelerinden biri haline getirmenin ötesinde abartılacak bir önemi olmayan bu projenin açılışından önce Putin, Suriye’ye gidip Devlet Başkanı Esad ile görüştü. Dahası Erdoğan’ın cuma namazı kılıp Sünni İslam’ın liderliğini ilan etme hayali kurduğu Şam’daki Emevi Camisi’nde Esad ile birlikte poz verdi.

Yapılan açıklamalara bakılırsa Putin’in İstanbul’a gelmeden önce Erdoğan iktidarının resmen tanıyıp ilişki geliştirmeyi reddettiği Esad ile birlikte poz vermesi, iki ülke arasındaki “dostluk” ve iş birliğine gölge düşürmedi! Hatta Erdoğan ve Putin, son dönemde bölgesel kamplaşma ve gerilimin en önemli merkezlerinden biri olan Libya konusunda birlikte ateşkes çağrısı da yaptılar. Üstelik Libya’da Rusya’nın General Hafter’i ve Erdoğan iktidarının Sarrac’ın Ulusal Mutabakat Hükümetini (UMH) destekliyor olmasına rağmen.

Bu nasıl mı oluyor?

Çünkü ABD, Libya ve Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını dünya enerji-doğal gaz piyasasında ve özellikle Avrupa için Rusya’nın taşıdığı önemi azaltmak için kullanmak istiyor. Bu nedenle Rusya, Türkiye’deki iktidarın Libya’ya yönelik emellerini ABD-İsrail-Yunanistan arasındaki iş birliğine karşı kullanışlı bir araç olarak görüyor. Başka bir deyişle Rusya, nasıl Suriye’de en büyük destekçisi olduğu Esad rejimini tanımayan Türkiye ile belli düzeyde bir iş birliği yapmayı kendi çıkarları için uygun görüyorsa Libya’da da karşı tarafları desteklemelerine rağmen Türkiye’deki iktidarın yayılmacı emellerini kendi çıkarları için kullanmakta bir sakınca görmüyor.

Toplamı üzerinden söylemek gerekirse bütün “oyun kuruculuk”, “bölgesel liderlik” iddialarına rağmen Erdoğan iktidarı, yayılmacı emelleri emperyalistler tarafından kullanılan bir iktidar olmanın ötesine geçemiyor. Putin’in Şam’da Esad’la verdiği poz, Rusya’nın Suriye’de Türkiye ile iş birliğinin de sınırlarını belirliyor. Bu durum Libya için yapılan “ateşkes” çağrısı bakımından da geçerlidir.

Sonuç olarak, ister Irak ve Suriye’de ve ister Libya’da olsun Türk burjuvazisinin yayılmacı emellerinin ülkeyi getirdiği yer, kuralları emperyalistler tarafından belirlenen bir gerilim-savaş oyununun içine daha fazla sürüklenmekten ötesi değildir. Bu politika Türkiye halklarına bir şey kazandırmadığı gibi ciddi tehditlerle de yüz yüze bırakmaktadır. Gelinen yerde Türkiye’nin emperyalistler ve bölge gericiliklerinin paylaşım mücadelesinin üzerine kurulu bu gerilim-savaş denkleminden çıkmasının yolu, tek adam iktidarının bugün iç içe geçmiş olan bölgedeki yayılmacı emelleri ile ülkedeki baskı politikalarına karşı demokrasi ve barış mücadelesini büyütmekten geçiyor.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...