06 Aralık 2019 04:54

NATO zirvesinin ardından: Hamaset ve gerçekler!

Paylaş

Londra’da ‘Türkiyeliler’ ve ‘Müslüman toplumu’ ile buluşmasında yaptığı konuşmayı dinleyen herkes Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO zirvesinden istediklerini aldığını düşünür. Çünkü bu konuşmada “Türkiye’nin kimseden icazet almayan, tehditlere boyun eğmeyen, terörle mücadele için tek başına operasyonlar yapan, Ege ve Akdeniz’de güçlü donanması ve ordusu ile haklarını koruyan bir ülke” olduğunu söylüyor. Dahası bütün İslam dünyasının ‘hamisi’ olarak “Kalpleri bizimle atan Asyalı, Afrikalı, Türkistanlı, Keşmirli, Arakanlı, Yemenli, Libyalı, Suriyeli, Filistinli mazlumlara” selam gönderiyor.

Oysa yapılan bunca hamasete rağmen Erdoğan, NATO zirvesinden eli boş dönüyor.

Erdoğan iktidarı, zirve öncesinde NATO’nun Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunma planını kabul etmek için YPG/SDG’nin “terör örgütü” olarak kabul edilmesi şartını öne sürmüştü. Bu talebi kabul görmediği halde Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunma planını kabul etti. Öte yandan S-400 krizini NATO bünyesinde çözme girişimi de başarısızlığa uğradı. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg “Rusya hava savunma sistemi S-400’ün asla NATO’ya entegre edilmeyeceğini” söyledi.

Durum buyken, bu başarısızlığın üstünü örtmeye çalışan iktidar yanlısı medya organları NATO zirvesinin sonuç bildirgesinde “Terörizm bütün türleri ve tezahürleriyle hepimiz için tehdit olmaya devam ediyor” ifadesinin yer alması üzerinden “İstediğimizi Aldık” manşetlerini atıyor.

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hakkını da yemeyelim: “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a “Sen önce kendi beyin ölümünü kontrol ettir” diyerek NATO’yu böyle cansiperane savunması nedeniyle ABD Başkanı Trump’ın takdirini kazanmayı başardı!

Türkiye’deki iktidarın NATO zirvesi öncesi ve sonrasındaki durumunu, Erdoğan’ın kasım ayında Washington’da ABD Başkanı Trump ile yaptığı görüşmenin öncesi ve sonrasındaki durumuna benzetebiliriz.

ABD Temsilciler Meclisinin Erdoğan’ın mal varlığının incelenmesini de içeren yaptırım kararı alması ve Ermeni Soykırım Tasarısını onaylaması sonrasında Erdoğan iktidarı cephesinden ABD’ye karşı tepkiler yükselmiş ve Erdoğan’ın Trump ile görüşmeye gitmeyebileceği yönlü açıklamalar yapılmıştı. Ancak bütün bu açıklamalar iç kamuoyunda emperyalizme kafa tutan lider imajını güçlendirmek için söylenen sözler olarak kaldı. Erdoğan, yaptırım kararlarına rağmen ABD’ye gidip 13 Kasım’da Trump ile görüştü. Bu görüşmede ne S-400 konusunda, ne de ABD’nin SDG ile iş birliği ve Mazlum Kobanê’nin “terörist” ilan edilmesi konusunda istediğini alamadı. Buna rağmen ticari ilişkilerin arttırılmasından Patriot alımına ABD ile ilişki ve iş birliğinin geliştirilmesi isteğini ortaya koyarak ülkeye döndü.

NATO zirvesinin sonuçlarına da bakıldığında, Erdoğan iktidarı zirve öncesinde Baltık ülkeleri ve Polonya’yı savunma planını kabul etmek için öne sürdüğü YPG’nin “terör örgütü” olarak kabul edilmesi koşulu kabul edilmediği halde bu planı onaylamak zorunda kaldı. Yine S-400 krizinin çözümü yönündeki beklentileri boşa çıktı. Ancak buna rağmen bırakın zaman zaman propaganda edildiği gibi “Türkiye’nin beklentilerinin karşılanmaması halinde NATO’dan çıkılması” konusunu gündeme getirmeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macron’un eleştirilerine karşı Trump ile birlikte NATO’nun en kararlı savunucusu olarak öne çıktı.

Burada her biri başlı başına ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte yazıda söylenenlerin daha iyi anlaşılması için bir iki noktaya daha değinmek gerekiyor.

Varşova Paktı’nın yıkılmasından sonra kapsamı ve öncelikleri değişse de NATO, ABD liderliğindeki ‘Batı ittifakı’nın askeri gücü olarak kaldı. Bu nedenle Macron’un NATO’ya karşı itirazlarının arka planında Fransa liderliğinde AB merkezli bir ordu ve askeri birlik arayışı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Öte yandan Türkiye’deki iktidarın YPG’nin “terör örgütü” olarak kabul edilmesi talebinin reddedilmesinin nedeni de ‘Koalisyon güçleri’nin Kürt hamiliği yapmasından değil, YPG/SDG’nin batılı emperyalistlerin “IŞİD ile mücadele” üzerinden kurdukları bölge (Ortadoğu) stratejisi bakımından oynadığı rolden kaynaklanıyor.

Tam bu noktada Macron’un “Türkiye bizimle birlikte omuz omuza IŞİD’e karşı savaşanlara karşı savaşıyor ve bazen de IŞİD bağlantılı gruplarla birlikte çalışıyor” açıklamasını hatırlatmak gerekiyor. Ancak mesela iş Suriye yönetimi ve Rusya’nın operasyon düzenlemek istedikleri ve yüzde 90’ı el Kaideci Nusra’nın devamcısı HTŞ’nin (Heyet Tahrir el Şam) elinde bulunun İdlib’e gelince, sadece Macron değil; Almanya Başbakanı Merkel de, İngiltere Başbakanı Johnson da buradaki cihatçılarla iş birliği yapan Erdoğan ile aynı noktada birleşiyor.

Sonuç olarak NATO zirvesi, tıpkı ABD ziyareti gibi Erdoğan iktidarının emperyalist ülke ve birlik/güçler karşısındaki pozisyonunu bütün açıklığı ile ortaya koyuyor-ki, bu pozisyon iç kamuoyuna yönelik bunca emperyalizme kafa tutma hamasetine rağmen bağımlılık ilişkilerinin devamı yönündedir.

Erdoğan’ın başta değindiğimiz konuşması üzerinden bağlamak gerekirse; Türkiye’nin güçlü ve bağımsız bir ülke olmasının yolu Kürt sorununu NATO’ya taşımaktan, donanma ve ordusunu daha fazla silahlandırmaktan geçmez. Çünkü bu politika her bakımdan emperyalistlere daha fazla bağımlılıktan ve ülkeyi yeni sorunlarla yüz yüze bırakmaktan başka bir sonuç doğurmuyor. Çözüm için geriye Erdoğan iktidarının hiç düşünmek istemediği yol kalıyor: Kürt sorununun demokratik çözümü ve komşularla barışçıl politika!

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...