01 Aralık 2019 04:17

"Duyduğuma göre" gazeteciliği

Paylaş

Geçen ayın dokuzunda sessiz sedasız hayata veda eden Malik Yolaç, çok renkli bir kişilik ve bir dönem Akşam gazetesinin sahibiydi. Babasından gelen serveti armatörlükle büyütürken kendi deyimiyle Hasan Polatkan’ın gönderdiği maliye müfettişlerinden bunaldığı için, o dönem satılık olan Akşam gazetesini üç milyona aldı. Gazetenin kendisine güç kazandıracağını düşünüyordu, nitekim kazandırdı da; Yolaç, 1963-1965 arası bağımsız listeden milletvekili, hatta İnönü Hükümetinde spordan sorumlu bakan oldu. Darbeye giden dönemde Akşam’da Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhami Soysal gibi solcu isimler oldukça sert yazılar kaleme almaktaydılar. Gazetecilikten anlamadığını ama mizanpaj dahil öğrenmek zorunda kaldığını söyleyen Yolaç, bir sermayedar olarak gazetenin muhalif yazarlarından epey rahatsızdı ancak içeriğe karışmamak gibi ilkeli tutumunu elinden geldiğince sürdürdü, darbe döneminde korktuğu için darbe çığırtkanlığı yapmak zorunda kaldığını da sonradan itiraf etti. Nazım Alpman’ın hazırladığı Doğan Özgüden’in hayatını konu alan belgeselde Çetin Altan’la aralarında geçen silahlı geceyi anlatmıştı. Tanıklara göre Özgüden’in evinde yemek yerlerken çıkan tartışmada sinirlenen Altan yeni aldığı silahını doğrultup ateş etmiş, kurşun evin duvarına isabet etmişti. Alpman’ın “Peki sonra ne oldu Çetin Altan’ı gazeteden atmadınız mı?” sorusuna hatırladığım kadarıyla “Ben onu nişancı olarak işe almadım ki isabet ettiremedi diye atayım, yazmaya devam etti” cevabını vermişti. Posta gazetesine verdiği röportajda Altan’ın ertesi gün özür dilediğini ve barıştıklarını söyledi.

Sedat Simavi ölümünün ardından Hürriyet gazetesini iki oğlu Haldun ve Erol Simavi’ye bıraktı. İki kardeş karakter olarak birbirinden çok farklıydı. Sonunda Haldun Simavi gazeteyi kardeşine bırakarak 1968’de Veb Ofset bünyesinde Günaydın gazetesini kurdu. Haldun Simavi sert bir patrondu, gazeteyi bizzat yönetirdi ve gazetelerine sendikayı sokmamasıyla övünürdü. Gazeteci Akgün Tekin “Türk Basınında Kayan Yıldız Haldun Simavi’nin Günaydın’ı” adlı kitabında Simavi’nin matbaada başlayan sendikal örgütlenmeyi fark eder etmez toplu işten çıkarma ve taşeronlaşma yoluyla nasıl ‘zekice’ önlem aldığını uzun uzun anlatır. Haldun Simavi gazeteciydi, gazetecilik dışında bir iş yapmadı ve gazetecilikten para kazandı, gazetesinde çalışan gazetecilere de iyi maaşlar vermesiyle bilinirdi. Günaydın ve sonrasında Tan gazeteleri, bol görselli, sansasyonel hatta asparagas gazeteciliği ülkeye getirdi. Dönemin ilginç ve Sakallı Bebek dahil çoğu çok eğlenceli haber örneklerini derleyen “Nurcihan’ın Çamaşırları ve Diğer Meseleler: Zihinler Altında 20.000 Fersah” kitabının ön sözünde Murat Toklucu “Türkiye tarihinin en büyük asparagasçısı ödülleri verilse Günaydın yazı işleri ekibi, takımlar kategorisinde açık ara birinci olur” der. İşte iki haftadır tartışılmaya doyulamayan “Saray’a giden CHP’li” hikayesini uçuran Rahmi Turan Günaydın geleneğinden gelen bir gazetecidir. Geçmişte bulvar gazeteciliğinde çok başarılı olmuş, bundan da son yazısında da ifade ettiği gibi hiç de gocunmamıştır. Bugün, çoğu kadın cinselliğine dayanan asparagas haberlerini arşivlerden çıkarıp Rahmi Turan’ı eleştirmek çok kolay ve esas meseleyi gizlemek için de oldukça elverişli açıkçası. Turan en azından yanıldığını kabul edip özür diledi, epeydir hata yaptığını kabul eden gazeteci görmemiştik. Bulvar gazeteciliği elbette övülecek bir gazetecilik türü değil ancak hayatını yalnızca gazetecilik yaparak kazanmış, sağlık sorunlarıyla uğraşan Turan’ı ’80’lerde yapılan haberler nedeniyle aşağılayanların bir kısmının önce dönüp kendi öz eleştirilerini vermeleri daha makul olur.

“Saray’a giden CHP’li” kurgusundan herkes için alınacak pek çok ders var kuşkusuz. Başta CHP, bir söylentiyle bu kadar hızlı ve kolay çalkalanabiliyorsa parti imajı ve iletişim stratejisi üzerine düşünmeli. Bu ilk dışarıdan CHP’yi dizayn etme hamlesi değil, muhtemelen son da olmayacak. Yenikapı ruhundan dokunulmazlıkların kaldırılmasına, son olarak 'Barış Pınarı' harekatına verdiği destekle CHP zaten iktidarın çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmaya, tutunmaya çalışırken hiç de şeffaf olmayan biçimde ‘bir bildiği’ olduğu mesajını vermeye gayret ediyor, dolayısıyla söylentilere de geniş bir kapı aralığı bırakıyor.

Her ne kadar büyük bir medya gücünü elinde tutsa da iktidarın ya da ona yakın isimlerin yarın böyle bir komployla karşı karşıya kalmayacaklarının garantisi yok. Çünkü başta medya olmak üzere denetleme mekanizmaları o kadar devre dışı bırakıldı ki, kimsenin sağlıklı bilgi edinme, açık bir şekilde doğrulatma ya da daha önemlisi soru sorma şansı yok. Bir tartışma programında bir gazeteci örneğin canlı yayında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a mesaj atıp Saray’a hiçbir CHP’linin gitmediği teyidini alıyor. Her şey bir gösteriden ibaret ve gazeteciler dahil herkesin mesleki kariyeri bir komployla sona erme riski taşıyor.

Gazetecilik açısından ise tartışılan bu kurgudan çok daha kötülerini gördü bu ülke medyası. Gazeteciliğin en temel prensiplerinden doğrulatma, bu olayda en azından bir telefon açıp Muharrem İnce’ye sorma prensibini ilk çiğneyen Rahmi Turan değil. Hatta daha da ileri giderek bu ülkede artık gazeteciliğin çoğunlukla doğrulatılamayan iddiaların ortaya atılıp yolunu bulmasını izlemekten ibaret olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Geçen salı Ali Babacan’ı programına davet eden Fatih Altaylı’nın hemen bütün soruları “şöyle diyorlar”, “kaynaklarımdan aldığım bilgiye göre böyle olmuş, doğru mu”dan ibaretti. Bu arada Davutoğlu’yla yaptıkları ve sadece internette yayınlanan bir röportaj yüzünden üç gazetecinin işini kaybetmesinin üzerinden çok geçmemişken Babacan’ın Habertürk’te kendisini ifade etme olanağı bulmasının ilginçliğini de bir kenara not etmek gerekiyor. Siyaset gibi medya alanı da uzun zamandır çok net biçimde dizayn ediliyor ve her akşam aynı isimler gündem belirlemek adına önlerine konan konuları, uzmanlık alanları olsun olmasın çekiştirmeye çalışıyor. Masaya konanlar elbette ki patronun çıkarlarından azade değil. Bugünkü durumun faturasını Turan’a kesip, Sakallı Bebek haberini hatırlatıp bel altı vurmak elleri temizlemeye yetmiyor. Daha geçen mart ayında seçim öncesi Sezai Temelli’nin sarf etmediği “İstanbul ve Ankara’yı İmamoğlu ve Yavaş değil HDP yönetecek” cümlesini manşete çekenler özür dilemeye dahi tenezzül etmemişti.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...