23 Kasım 2019 04:05

Ken Loach bu filmleri kime çekiyor?

Paylaş

Televizyon için çektiği dizi ve belgesellerden itibaren elli yılı aşkın bir süredir emekçilerin yanında yer alan tutumu ve kapitalizme karşı duyduğu öfke ile biliniyor Ken Loach. Film çekmenin, hikaye anlatmanın aynı zamanda politik bir eylem olduğunu, sırf bu nedenle de büyük bir sorumluluk gerektirdiğini düşünen yönetmenlerden birisi o. Senaristi Paul Laverty ile yirmi beş yıla yaklaşan ortaklıkları boyunca Britanya İşçi Sınıfı’nın içinde bulunduğu durum ve ülkenin siyasal karmaşasının tarihine dair birçok yapıma imza attılar.

İkilinin son iki filmde belirginleşen öfkesi ise dikkat çekiyor. Cannes’da Altın Palmiye kazanan 2016 tarihli “Ben, Daniel Blake”, emek kullanılamaz hale geldikten sonra emekçinin nasıl görünmez hale geldiğini, devlet kurumları da dahil olmak üzere emeğinizi satmayı bıraktığınız anda giderek bir ‘hiçliğe’ doğru sürükleneceğinizi göstermesi açısından çarpıcıydı. Öte yandan film bu ikilinin daha önce hiç yüz vermediği kadar ağır dramatik anlara yer veriyor ve şaşırtıcı bir biçimde umuda hiç açık kapı bırakmıyordu. Ve tabii ki çok öfkeli bir filmdi. Loach’ın karakterlerine derinlik katmadan, hikayesini alışılmışın dışında bir biçimle ‘kaba’ anlatmayı tercih etmesi, her şeyi seyircinin gözüne sokmaktaki ısrarı ağır eleştiriler almış, biraz eskide kalmakla itham edenler bile olmuştu.

Bu ithamların dozu “Üzgünüz, Size Ulaşamadık”tan sonra daha da artmış görünüyor. İkili bu kez, kapitalizmin emek süreçlerini dönüştürdüğü yeni formlardan birisine ve ortaya çıkardığı sonuçlara odaklanıyor. Aslında bir şirkete çalışıyor ve onun tarafından sömürülüyor olmanıza rağmen, sanki kendi işinizi yapıyormuşsunuz, ne kadar çalışırsanız o kadar para kazanırmışsınız izlenimi yaratan bir çalışma formundan bahsediyorum. Kahramanımız Ricky ailesini geçindirebilmek için bir kargo şirketinde kendi minibüsüyle çalışmaya başlar. İşleyiş basittir. Ne kadar çok teslimat yaparsa o kadar para kazanacaktır. Ama bu parça başı iş hem ağırdır hem de hız gerektirmektedir. Üstelik patronun her fırsatta kesinti yapmak için nedeni vardır. Yine aynı şekilde “parça başı” iş yaparak yani yaşlı insanlara bakıcılık yaparak para kazanan eşi Abbie’nin de durumu ondan parlak değildir. Bu ikiliye ergen bunalımlarındaki bir oğlan çocuk ve büyümüşte küçülmüş havalarında bir kız çocuk eklediğinizde kadraj tamamlanıyor.

Loach- Laverty ikilisi tıpkı “Ben, Daniel Blake”te olduğu gibi burada da karakterleri derinleştirmek, onları bir üst paragrafta sıraladığım özellikleri dışında seyirciye aktarmak gibi özel bir çabanın içine girmiyor. Aksine hikayeyi mümkün olduğu kadar görünen, kimilerine göre ‘kaba’ ve can yakıcı haliyle anlatmaya çalışıyorlar. Hatta filmi birlikte izlediğimiz sinema yazarı arkadaşımın dediği gibi Ken Loach “ciğerimizi dağlıyor”. Böylesi bir hayat tarzının, bu tip bir çalışmaya zorlanmanın, bu kadar ağır bir sömürünün insanlarda ulaşılacak hiçbir derinlik bırakmamış olması belki de bu tercihin sebebi. Bu kadar kaba bir sömürünün, göstere göstere insanların hayatlarının paramparça edilmesinin daha ince, daha kibar ve daha ‘derinlikli’ bir anlatısının mümkün olmadığını düşündükleri için kim bilir? Kamera karakterin ruhunun derinliklerinde gezinirken, onu sarıp sarmalayan çevresel koşulları onun gözünden anlatmak yerine kendi gördükleri biçimde göstermeyi tercih ettikleri içindir belki. Ya da kapitalizmin insanlığı düşürdüğü duruma karşı öylesine büyük bir öfke duyuyorlar ki kendilerini dizginlemekte zorlanıyorlar. Bir otobüs durağında çaresizlikten ağlamak üzere olan Abbie’ye bütün sükunetiyle “sekiz saatlik işgününe ne oldu” diye soran yaşlı kadın kadar sakin kalamıyorlardır ne bilelim.

Ve son olarak kimilerinin inanmak istediği bir ihtimal olarak ‘sinemanın gereklerini’ unutmuş, biraz da zamanın dışına mı düşmüşlerdir, neden olmasın! Bence en düşük ihtimal bu. Aksine Ken Loach’ın kariyerinin bu noktasında söyleyeceklerini sinema aracılığıyla söyleyebilmek için sinemayı ‘araçsallaştırdığını’ ve doğrudan ajitasyona yönelik sinema yaptığını düşünüyorum. Böyle bir sinemanın varlığını unutanlar, hiç içine sindiremeyenler, geçmişte kalmış olmasını umanlar için kötü haberlerim var ama yakın gelecekte giderek artacağını düşünüyorum. Sinemanın biçimlerini ve olanaklarını kendi ömürlerine, ‘gereklilikleri’ni ise beğenilerine göre tanımlayacak kadar ufku olanlar için daha nice hayal kırıklığı var kapıda.

Peki, Ken Loach gerçekten kimin için film yapıyor? Her ne kadar önemli festivallerde gösterilse de, yaşamının bu noktasında festivaller, sinefiller ve eleştirmenler için film yaptığını sanmıyorum. Muhtemel ki, emekçilerin kronik sorunlarını, basit, anlaşılır ve duygusal bir dille anlatmakla daha çok ilgileniyor. Ve yine muhtemel ki, bu filmlerin festivaller ve eleştirmenlerden daha çok hikayesini anlattığı insanlar tarafından izlenmesini önemsiyor. “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” en çok da kapitalizmin ağır çalışma koşulları altında var olmaya çalışanların anlayıp seveceği bir film. Kendi seyircisine ulaşması temennisiyle…

ÜZGÜNÜZ, SİZE ULAŞAMADIK

ORİJİDAL ADI: Sorry, We Missed You
YÖNETMEN: Ken Loach
OYUNCULAR: Kris Hitchen, Debbie Honeywood, Rhys Stone, Katie Proctor, Ross Brewster
YAPIM: 2019 İngiltere, Belçika, Fransa 
SÜRE: 100 dk.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa