22 Kasım 2019 04:57

Suriye'de ertelenen sorunlar ve kapıdaki kriz!

Paylaş

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “ABD ve Rusya’nın sözlerini tutmadığı” ve “Fırat’ın doğusunda yeni bir operasyon yapılabileceği” açıklamaları, Suriye’de yeni bir krizin kapıda olduğunu haber veriyor. Ancak olası yeni krizin dinamiklerini tartışabilmek için önce olup biteni kısaca hatırlatmak gerekiyor.

Bilindiği gibi Erdoğan iktidarının Fırat’ın doğusuna yönelik uzunca bir süre hazırlığını yaptığı ‘Barış Pınarı’ operasyonu, ABD’nin buradaki askerlerini geri çekmesi sonrasında ekim ayında başlatılmıştı. İlişkiler ne kadar gerilimli görünürse görünsün bu hamle ABD için Türkiye’yi yeniden kendi eksenine çekebileceği ve ayrıca Rusya ile daha fazla karşı karşıya getireceği bir sürecin önünü açıyordu. Fakat gerek IŞİD’e karşı mücadelede önemli bir rol oynayan Kürtlerin yüzüstü bırakılması nedeniyle karşılaştığı tepkiler ve gerekse Kürtlerle işbirliğinin sahada hâlâ önemini yitirmemiş olması Trump’ı yeniden devreye girmeye zorladı. Bu nedenle ABD Başkan Yardımcısı Pence Ankara’ya gelip Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüş ve bu görüşmede “geçici ateşkes” kararının alındığı bir mutabakata varılmıştı.

Aynı dönemde sınır bölgelerinin güvenliği konusunda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye yönetimi arasında Rusya’nın garantörlüğünde bir anlaşma yapılmış ve Türkiye’nin girmek istediği sınır bölgelerine Suriye ordusu ve Rusya güçleri yerleşmeye başlamıştı. Yaşanan gelişmelere bağlı olarak ABD ve Türkiye arasında 17 Ekim’de varılan ‘Ankara Mutabakatı’ndan 5 gün sonra bu kez Erdoğan ve Putin, Soçi’de görüşüp yeni bir mutabakat imzaladılar.

Soçi Mutabakatı, Türkiye’nin müdahalesini Rasulayn (Serêkaniyê) ve Tel Abyad (GirêSpî) ile sınırlıyor ve diğer bölgelerin Suriye ve Rus güçlerinin denetimine bırakılmasını öngörüyordu. Yine sadece sembolik bir anlamı/değeri olan sınırda Türk-Rus ortak devriyesi yapılması karara bağlanmış ama asıl önemlisi 1998 Adana Anlaşması’na vurgu yapılarak Türkiye’deki iktidarın Suriye yönetiminin egemenlik haklarını tanımasının önü açılmıştı.

ABD ile varılan Ankara ve Rusya ile yapılan Soçi mutabakatlarının iki noktada birleştiğini söyleyebiliriz.

Birincisi, her iki mutabakatta da SDG’nin sınırdan çekilmesi taahhüt ediliyor ancak ne ABD ne de Rusya, Türkiye’deki iktidarın istediği gibi SDG’yi “terör örgütü” olarak görmüyor. İkincisi, her iki mutabakatta SGD’nin sınırdan çekilmesi karşılığında Türkiye’nin müdahalesinin Rasulayn (Serêkaniyê) ve Tel Abyad (GirêSpî) ile sınırlanması isteniyordu.

Bu tablonun neden yeni bir krizi biriktirdiğini anlamak için şu soruyu sormak gerekiyor: Varılan mutabakatlar Erdoğan iktidarının Fırat’ın doğusuna operasyon gerekçelerini ortadan kaldırıyor mu? Başka bir deyişle Erdoğan iktidarının hedeflerine ulaştığı söylenebilir mi?

Bu soruya ‘evet’ demek mümkün görünmüyor. Çünkü bu operasyon ile öncelikle Fırat’ın doğusundaki özerk Kürt yönetimi ve kazanımları ortadan kaldırılmak isteniyordu. Bugün Kürtlerin kazanımları sınırlanmış olsa da Kürtlerin varlığını tanıyacak bir siyasi çözüm konusunda Suriye yönetimi ve Kürtler arasında görüşmeler yapılıyor. Öte yandan daha önce de belirttiğimiz gibi hem ABD ve hem de Rusya,SDG’yi ve Erdoğan yönetiminin hedefe koyduğu komutanı Mazlum Kobani’yi meşru muhatap olarak görüyor.

Bu operasyonun diğer hedefi ise, sınır boyunca 30-32 km derinlikte bir tampon bölge oluşturmak ve buraya 2 milyon mülteciyi yerleştirmekti. Bugün Erdoğan iktidarı bu konuda daha çok iç kamuoyuna yönelik kimi sınırlı adımlar atabilir ama müdahale ettiği sınırlı alanlarda bu hedefini gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor ve dahası bu girişim sahadaki aktörlerden de destek görmüyor.

İşte Türkiye’deki iktidarın hedeflerini gerçekleştirmekten uzak olsa da ona biraz zaman kazandıran bu mutabakatların üzerinden daha bir ay bile geçmeden Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, yeni krizi haber verircesine şunları söylüyor: “Sonuçta burada biz iki ülkeyle de (ABD ve Rusya) 5 gün içinde mutabakata vardık. Burada şu anda bu mutabakatın gereğini yaptılar mı tamamen? Hayır yapmadılar, yapılması lazım (…) buradan bir netice alamazsak tıpkı Amerika ile denedikten sonra harekâtı başlattığımız gibi yine gereğini yapacağız.”

Pratik anlamda, yani sahadaki muhatabı artık Rusya olduğu için ABD tarafından sessizlikle geçiştirilen bu açıklamaya önce Rusya Savunma Bakanı Sözcüsü Konaşenkov’dan “Çavuşoğlu’nun tehdidini şaşkınlıkla karşıladıkları” yanıtı geldi. Ardından Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın sözlerini tuttuğunu ve Ankara’nın kendilerine yeni bir operasyon yapılmayacağı teminatını verdiği”ni söyledi.

Türkiye’deki iktidarı uzunca bir süredir ilk kez Rusya ile böylesine karşı karşıya getiren bu açıklamaları, Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Washington’da Trump ile yaptığı görüşmeden ayrı düşünmemek gerekiyor. Erdoğan-Trump görüşmesi, bize ABD tarafından gündeme getirilen yaptırım kararlarının asıl amacının Türkiye’deki iktidarı kaybetmek değil, ABD çizgisine kazanmak olduğunu ve Erdoğan iktidarının da ABD ile işbirliği konusunda dünden daha istekli olduğunu gösterdi.

Bugün Türkiye’deki iktidarın Suriye ve genel olarak bölgede (Ortadoğu) ABD ve Rusya ile ilişkilerinin en önemli parametresini Kürt sorunu oluşturuyor. ABD’nin Kürtler ile işbirliğini ilerletmesi nasıl Erdoğan iktidarını ABD’den uzaklaştırdıysa bugüne kadar Kürtlere karşı Suriye’deki operasyonlarına verdiği ‘olur’ Rusya ile ilişkilerin gelişmesinin önünü açmıştı.

Ancak bu durum artık değişiyor. Çünkü ABD geri çekilirken, Suriye yönetimi ile Kürtler (SDG) arasındaki görüşmelerin garantörlüğünü yapan Rusya, Kürt sorunu konusunda da asıl muhatap haline geliyor. Suriye’de Kürt sorununun Rusya’nın 2017’de hazırladığı anayasa taslağına göre-ki bu taslak Kürtlere kültürel özerkliğin yanı sıra nüfusa göre yerel yönetimlerde özerklik sağlıyor-çözülmesinin Erdoğan iktidarını mutlu etmeyeceği de aşikâr.

Öte yandan Rusya ile olası krizin tek dinamiği Kürt sorunu da değil.

Türkiye’nin gözlem noktalarının bulunduğu İdlib’deki cihatçılar, Rusya ve Suriye yönetimi için öncelikli bir sorun olarak duruyor. İdlib’de bugüne kadarki sınırlı müdahalelerin ötesinde kesin sonuç alınacak bir operasyon kaçınılmaz görünüyor. Yine bugün İdlib kadar öne çıkmasa da Türkiye’nin denetimindeki bölgeler ve buralarda ÖSO (SMO) ile sürdürdüğü işbirliği de olası krizin dinamiklerinden birini oluşturuyor. Çünkü Rusya ve Suriye yönetimi Ahrar’uş Şam gibi eski el Kaideci cihatçı çetelerin içinde yer aldığı SMO’yu “terör örgütü” olarak görüyor. Üstelik geçtiğimiz günlerde yaşanan çatışmalar, SMO ve Suriye ordusu arasında daha ciddi çatışmaların yaşanmasının uzak bir ihtimal olmadığını gösterdi.

Toparlamak gerekirse:

Yapılan mutabakatlar Türkiye’deki iktidara biraz zaman kazandırmış olsa da ısrarla sürdürülen yanlış dış politikanın yarattığı sorunlar orta yerde duruyor ve dahası bu sorunlar yeni bir krizin kapıda durduğunu gösteriyor.

Erdoğan iktidarının “emperyalistlere kafa tutmak” biçiminde pazarlamaya çalıştığı bu siyasetinde eğer bir değişimden söz edilecekse; bu değişim, dünkü Rusya’ya yanaşıp ABD’ye karşı durma siyasetinin bugün giderek ABD’ye yanaşıp Rusya’ya karşı durma yönünde ilerlemesinden ibarettir.

Demek ki, Erdoğan iktidarının ‘başarı’ diye pazarlamaya çalıştığı şey; yapılan müdahalelerle Kürt sorununun daha fazla bölgesel bir sorun haline getirip derinleştirilmesi, Suriye’deki cihatçı çetelerin Türkiye’nin başına bela edilmesi ve Türkiye’nin emperyalistlerin müdahalelerine daha açık hale getirilmesinden başka bir şey değildir.

Bir cümle ile bağlayalım: Türkiye’deki iktidar, gerici-müdahaleci dış politikası ve bu politikaya yön veren yayılmacı emelleri devam ettikçe belki yaşadığı krizlerin adını değiştirebilir ama krizlerden kurtulamaz.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa