21 Kasım 2019 04:00

Ölçüsüzlük

Paylaş

Medya, Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılma hakkı kazanan Milli Takım’ı yere göğe sığdıramıyor. Övgü yağmurundan tabii ki Teknik Direktör Şenol Güneş de nasibini alıyor. Şenol Güneş’in birbirinden tuhaf sözlerinde keramet aramalar, Şenol Güneş’i Milli Takımı çalıştırmış diğer teknik direktörlerle kıyaslayıp zirveye oturtmalar falan gırla. Tabii bundan sonra yaşanacak ilk başarısızlıkta bu tablonun ters yüz olacağından, abartılı övgülerin, yerini manasız suçlama ve eleştirilere bırakacağından hiç şüphe yok…

Bir başarı elde edilmeye görsün, anında boş laflarla kendimizi olduğumuzdan çok daha fazla parlatma çabasına girişiyoruz. Eleştirinin olmadığı gibi, övgünün de ölçüsü yok. Çünkü bilgi yok. Medyanın yaklaşımında, duygulara seslenerek rant elde etme hedefi belirleyici. Durum böyle olunca, bütün bu yazılıp çizilenlerin çöp yığınından farkı kalmıyor.

Türkiye’nin, rakip olarak Fransa, İzlanda, Arnavutluk, Moldova ve Andorra’nın yer aldığı grubu ikinci sırada bitirerek finallere katılma hakkı elde etmesi elbette sürpriz sayılmaz. Sorulması gereken soru şu: Avrupa’nın 6. büyük futbol ekonomisine sahip olmakla övünen bir ülkenin İzlanda gibi mütevazı bir ekibi geride bırakması, medyadaki abartılı övgüleri hak edecek kadar büyük bir başarı mıdır?

Bir yandan her fırsatta pek çok oyuncunun Avrupa’nın kalburüstü kulüplerinde forma giymesinden duyduğun büyük gururu dillendireceksin diğer yandan böyle bir grubu ikinci sırada bitirdiğin için kendini şişirmeye doyamayacaksın!.. Garabet değil de ne?…

Tam tersine asıl şimdi eleştiri ve öz eleştiri zamanı. Zafer sarhoşluğu bir kenara bırakılmalı ve nasıl olur da iki maçta 4 puan alınan Fransa’nın gerisinde kalındığı sorgulanmalı. Gelişme böyle olur…

Milli takımın sergilediği oyunun, Şenol Güneş öncesi dönemden pek bir farkı yok. O dönemde başlayan gençleştirme hamlesinin bir sonucu olarak yükselen dinamizm faktörü dikkat çekiyor sadece. Milli takım rakip kim olursa olsun fizik olarak altta kalmadan, başa baş mücadele edebiliyor. Bu, kuşkusuz önemli bir adım ancak işin sadece bir boyutu. İşin diğer boyutunu ele aldığımızda ise, bir sistem oluşturma ve buna bağlı olarak taktiksel etkinlik yaratabilme konusunda bir gelişme olduğunu iddia etmek olanaksız. Hâlâ, takım olarak ortaya bir oyun gücü koyamıyor, ağırlıklı olarak bireysel performanslara bel bağlayan anlayışla yol almaya çalışıyoruz. Teknik direktör söze, “arzu”, “istek”, “gönülden oynama”, “yüreğini koyma” gibi kavramlarla başlıyor, en çok bu kavramları önemsediğini belli ediyorsa ve futbolcularında da bu tür özellikler arıyorsa ortada ciddi sorun var demektir. Futbol böyle soyut kavramlarla açıklanabilecek ya da oynanabilecek bir oyun değil çünkü…

Bu Milli Takımın, eski Milli Takımlara göre olumlu anlamda ne kadar farklı olduğunu, oyuncuların kişilikleri ve nitelikleri üzerinden de anlatıyor medya. Mesela yolculuklarda oyuncular, telefon ya da tabletle oyun oynamak yerine artık kitap okumayı tercih ediyormuş. Milliyetçi, militarist histeriye büyük bir coşkuyla kendisini eklemleyen, hatta eklemlemekle kalmayıp saha içinde asker selamı vererek bu histerinin yeniden üretilmesine katkı sağlayan, misafir takımın ulusal marşının ıslıklanmasına karşı iki laf edemeyen futbolcuların ne tür kitaplar okuduğunu merak etmemek elde değil…  

Bunca okumaya karşın futbolcuların en temel insani duyarlılıklardan ve vicdani yükümlülüklerden son derece uzak görüntü çizmesi nasıl açıklanabilir ki?

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa