20 Kasım 2019 04:31

Siyasetin "Kırmızı Pazartesi"si

Paylaş

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30’da kalkmıştı. Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü, incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş, ama uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmıştı.”

Kolombiyalı Büyük Yazar Gabriel García Márquez’in 1981’de yayımlanan ve kendisine 1982 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran romanı böyle başlar. İşleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayeti anlatır roman. İşlenen cinayetin ardından, dışarı sarkan iç organlarını elleriyle tutarak rüyadaymış gibi yürümeye başlayan Santiago Nasar, kendinden emin adımlarla vardığı evinin önünde gördüğü halasına şöyle der: “Beni öldürdüler, Wene Hala”. Son basamakta tökezler, ama kendini hemen toparlar ve hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle silkelemek titizliğini bile gösterir.

Göstere göstere gelen bir cinayete dair, toplumsal ilişkilerin ele alınışı ve ruhsal çözümlemeler açısından kusursuz bir romandır Kırmızı Pazartesi.

Yakın tarihimizin siyasi cinayeti olan, Hrant Dink’in vurularak öldürülmesi de tam böyleydi. Böyle bir cinayetin yargılama süreci bakımından kuşkusuz, tetiği çekenden arkasındaki organize ilişkilere kadar uzanan somut faillik önemlidir. Bir cinayetin hukuki çözümlemesine odaklanmak ile onu bir roman eleştirisi gözüyle, tüm toplumsal bağlamlarıyla ele almak ayrı meseleler. Zaten örtbas edilmek istenen bir davada, ikincisini birincisinin önüne geçirmek bir dava stratejisi açısından anlamlı bir taktik de olmayabilir.

Ancak, fail ile o failin eylemi içinde doğrudan bir dahli olmasa da ona yol veren, gördüğü, hissettiği ya da bildiği halde engellemek için bir adım atmayanlar da, aslında belli bir sorumluluk bağlamında o failliğin bir yerindedir.

Bir süredir, seçme seçilme hakkının aşama aşama ilga olduğu bir süreci yaşıyor ve tartışıyoruz. İstanbul seçimlerinin, “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu” denilerek iktidar baskısı altında, YSK eliyle yenilenmesi sürecinin ardından, o da tutmayınca, son seçimlerin ortaya çıkardığı iktidar aleyhine dengenin, seçim dışı yöntemlerle değiştirilmesi süreci içindeyiz.

Seçime girmeleri YSK tarafından onaylanmış olan HDP’li belediye başkanlarının, bir bir görevden alınarak yerlerine kayyum atanması, engelle karşılaşmadan adım adım ilerleyen ‘kusursuz’ bir siyasi cinayet gibi yaşanıyorsa burada failliği nasıl tartışmalıyız?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı Soylu’nun daha seçimler öncesinde bunun sinyalini vermiş olması ve seçimin hemen ertesi günü, seçilmiş HDP’li eş başkanların görevden alınması için harekete geçildiğinin belgeleriyle ortaya konulması, bu konudaki iktidar ve devlet bürokrasisin organize hareketini kuşkusuz açıklıyor. Ancak, tartıştığımız bir adli mesele değil ve hatta sadece HDP’ye de dair olmayan, doğrudan seçme seçilme hakkının ilgasına dair hamleler zinciri ise, o zaman bu hamlelerin içinde hareket ettiği toplumsal ve siyasal ilişkilerin, üzerinde rahat rahat yürüdüğü zeminin kendisine de bakmak zorundayız.

Bir ucu CHP’ye de uzanan, ağırlıklı hedefini ise HDP’nin oluşturduğu bir kuşatma her gün biraz daha derinleşiyor. HDP’yi sineyimillete dönmeyi tartışmaya iten bu süreci tartışırken, dönüp en azından yakın tarihimize de bakmakta fayda var. 27 Mart 1994 yerel seçimlerine girilirken DEP’in son olarak genel merkezi olmak üzere parti binaları arka arkaya bombalandı ve DEP, derin devlet organizasyonuyla o seçimlerden çekilmeye zorlanınca, Refah Partisi, Diyarbakır Büyükşehir Belediye de dahil olmak üzere 28 ilde seçimleri kazanan parti oldu. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu o seçim, bugün geldiğimiz noktanın da başlangıcı sayılır.

Bugün, CHP de katılmadıkça ve ardından siyasal tabloyu değiştirecek bir yol haritası da yoksa, sadece HDP’nin sineyimillete dönmesi, nesnel bir teşhir gücünün ötesinde siyasi matematiği ne kadar değiştirir? Siyasi etiğe dair tartışmalarda söz konusu olan milyonların oyu ve toplam bir siyaset tablosu ise, bunun gerektirdiği ağırlıkta tartışılmalı. Tarihin bir anındaki kişisel tasarruflar ile toplumsal sorumluğa dayalı adımlar arasındaki ağırlık dengesi de farklıdır.

Tam da bu nedenle, siyasal alandaki kuşatma, durduğu yerin imkanları bakımından her kişi, kurum ve partiye bir sorumluluk yüklüyor. Demokratik reflekslerimizi askıya almayı dayatan ve buradan güç bulan bu tablo karşısında kimse kendi günahının kefaretini, bir başkasına öğüt vererek ödeyemez.

Hele, Márquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ ile önümüze koyduğu kefaret sınavından sonra.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa