17 Kasım 2019 04:11

Halimiz, ahvalimiz meselesi

Paylaş

Kirvem,

Boğaz manzaralı gecekondumun demir parmaklıklı, kafesli, rengarenk penceresinden “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı...”

Geldi, geliyor denen depremde, zelzele esnasında “toplanma yeri” olarak ayrılan geniş alanda kitabına, kılıfına uydurulup, ardından da kaşla göz arasında ruhsatsız, kaçak yollarla yapılan gökdelenleri izliyorum “gözlerim kapalı...”

Bilmem kaçıncı kez birbirinin peşi sıra devreye sokulan “imar affı” sayesinde iskan izni “resmen” verilen apartmanların balkonlarından ibretle seyrediyorum “İstanbul’u gözlerim nemli...”

Kirvem, şeşi beş gören gözlerimle bir taraftan İstanbul’u, diğer yandan da kepçe kulaklarım sayesinde keza yine İstanbul’u dinlerken, aynı zamanda da düşünceler yumağına ister istemez dalıp gittim; bu arada sanki birdenbire “mandıra filozofu” kesildim...

Nitekim ülkemizin sorunlarıyla ilgili konularda elimden geldiğince, dilimin yettiğince iki kelam etmeyi kendimce “akil” bir vatandaş olarak görev bellediğim için her hafta sana bu köşeden özel ulak “tayyare” yoluyla postaladığım satırlarıma devam ederken, bu kez de “mandıra filozofu” lakaplı yeni sıfatımla diyorum ki...

Evet, diyorum ki; gerek birey, gerekse toplum olarak herhangi bir mesele tahtında başımız biraz sıkışıp işlerimiz şu veya bu nedenlerle sarpa sardığında, sorunlarımızın kaynağını, her bakımdan mümkün mertebede araştırıp, ardından da çözümünden yana öncelikle kollarımızı sıvayıp işe soyunmaktansa, bunun yerine yüzde doksan dokuzu elhamdülillah Müslüman olanlarımız camilere, geriye kalan bilumum “teferruatlar” da kiliselere, sinagoglara bir an önce koşuşturup, derdimizi Allah’a arz edip derman arıyoruz...

Kirvem, çeyrek asırdan beri her fırsatta sıkça dillendirdiğim gibi, bu mektubumda da tekraren belirtmeliyim ki; din, iman, inanç konularındaki kişisel tavrım, görüşüm “Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna” doğrultusunda olduğu için, herkesin kendi inançlarını tarttığı kantarına, biçtiği makasına, ölçtüğü metresine, pergeline, şakülüne, gönyesine itirazım asla olmaz, olmadı nitekim!

Ancak... Beri taraftan da yine demem o ki, kendi işimizi gücümüzü özenle, layıkıyla doğru dürüst yapmamız gerekirken, tam aksine attığımız sallapati adımlar sonucunda çamura saplanınca, keza bu bapta bir gıdım daha da ileri giderek, haddimi fersah fersah aşarak söylemem gerekirse; tövbe tövbe zırt pırt tanrının evlerinden birinin kapısını gece gündüz demeden aşındırıp, böylece işlerimizin hallini, bozulup raydan çıkan düzenimizin bir an önce yoluna girmesini bizatihi yüce tanrının dikkatine havale edip, üstelik bunca meşgalesinin yanı sıra bir de kendi “angaryalar”ımızı ona yüklemeye kalkışırken, acaba biraz insafsızlık, hatta en azından yoksa ayıp mı ediyoruz?..

Aslında herhangi bir işe öncelikle “bismillah” deyip başladıktan sonra, attığımız her adımın akabinde elde ettiğimiz bilumum başarılarımızla öğünürken, aksi durumlarda, yani amiyane deyimiyle çuvallar dolusu incirleri hesapsız, kitapsız, hatta salakça davranışlarımız sonucunda berbat edince, bunun sorumluluğunu aynaların karşısına geçip kendimizde aramaktansa, illa da başka mahfillerde suçlu arayıp dertleniyoruz ama, bu bapta kendimizi sanki sütten çıkmış  ak kaşık misali temize havale etmeyi de ne hikmetse marifet belleyip ardından da  “kader”imize lanet okuyoruz...

Vee tuhaf ama bir taraftan kaderimizin yegane “mimar”ı olan tanrının himmetine sığınırken, buna karşılık memleket sathında her geçen günün ardından dahili, harici, irili ufaklı, çetrefil bilumum sorunlarımız giderek büyüyüp tadından yenmez boyutlara ulaştığına göre, anlaşılan o ki işimiz gücümüz bundan kellim Allah’a kaldıysa, eh o zaman demek ki halimiz ahvalimiz gerçekten de hepten harap Kirvem!..

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa