13 Kasım 2019 04:52

Mümtaz Soysal'ın izi, Selçuk Mızraklı'nın mesajları...

Paylaş

Hocamıza saygı duruşu ile başlayayım. Önceki gün yitirdiğimiz Prof. Dr. Mümtaz Soysal, ‘hocaların hocası’ diye anılmayı hak eden ve kendisinden ders almış olanlarda iz bırakan hocalardandı.

12 Mart Muhtırası’ndan sonra 18 Mart 1971’de dekanken ‘Anayasa’ya Giriş’ ders kitabında komünizm propagandası yapmakla suçlanarak, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nca tutuklanan ve 6 yıl 8 ay hapse mahkûm edilen Soysal, anayasal metinlerin oluşumunda güç ve sınıf ilişkilerinin belirleyici rolünü anlatırken, hukuki metinlerin nesnel güç ilişkileri bağlamlarından kopuk idealist bir temelde ele alınmasıyla arasına net bir mesafe koyuyordu. Mümtaz Hoca ile, sonraki yıllardaki siyaset pratiği içinde dile getirdiği Kürt sorunu ve Kıbrıs meselesindeki görüşleri konusunda net olarak farklı düşünüyorduk. Ancak, anayasa ve hukuk-siyaset ilişkileri bağlamındaki tartışmalarda öğrencilerine kazandırdığı yöntemsel perspektif, her zaman saygı ile hatırlanmayı hak ediyor. Bazı insanları hem onurla hem hüzünle hatırlarsınız. Mümtaz Hoca da benim için öyleydi. 

Türkiye, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkinin merkezinde duran güçler dengesi nedeniyle, verili hukuk prosedürlerinin dahi çok kolaylıkla ihmal ve istismar edildiği bir tarihe sahip. Yüksek Seçim Kurulu tarafından adaylığı onaylanarak seçime giren ve seçildikten sonra da türlü bahanelerle o seçim sonucunun işlevsiz hale getirildiği bir ülkede, ‘kırılgan bir demokrasi’ tanımı yapmak dahi fazlasıyla naif kalıyor.

“2016 yılı itibariyle Türkiye’nin kayyım atanan 95 HDP belediyesinden biri olan Diyarbakır’ı 31 Mart 2019 seçimlerinde yeniden geri alarak yerel demokrasinin inşasına geçmemizden sadece 4 ay sonra bir kez daha kayyım atanmış, iktidar, seçim ile alamadığı Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir belediyelerini bir kez daha hukuksuzca gasp etmiştir. 19 Ağustos 2019 günü yerel demokrasiye indirilen bu darbe, AKP iktidarı tarafından kamuoyunda yaratılmak istenen ‘terör’ algısının aksine doğrudan Kürtlerin seçme ve seçilme haklarına yönelik olmuştur. Yaşanan irade gaspı, gerekçeli bir hukuk kararı değil, Kürtlerin yaşadıkları kentleri yönetecek kişileri seçemeyeceğine yönelik açık bir beyan olmuştur.” Kayyum atamasıyla görevden alınan ve tutuklanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı, tutuklu bulunduğu Bünyan Cezaevi’nden uluslararası kamuoyuna ve kurumlara hitaben kaleme aldığı mektupta böyle diyor. Evrensel’de dün manşetten yayımladığımız söyleşide, arkadaşımız Meltem Akyol’un sorularına yanıt verirken de tutuklanma şeklindeki hukuksuzluğa itirazı da içeren şu vurguları yapıyor: “Mardin’deki mahkemeler tarafından güvensiz bulunan, ifadeleri kayda alınmayan bu kişi seçimler öncesinde söz konusu bizler olunca ödüllendirilmiştir. Hemen serbest bırakılmıştır. Kendisinin tahliye olduğu Kayseri Cezaevine bizler konularak da Türkiye demokratik çevrelerine bir mesaj verilmek istenmiştir. Aslında derin devlet yapısı intikamcıdır. Yenilgileri kabullenmek istemezler. Şimdi iftiracı, kendisinin görmediğini ama duyduğunu iddia ettiği bir olayı anlatmış. Bu anlatılan olayın tam tarihi bile belli değil. Kendisi tarihi de veremediği gibi, görmediğini, sadece duyumlar aldığını söyleyerek iftiralarda bulunduğu halde bu hukuk sistemi sorgulamadan bu iddiaları kabul etmiştir.”

Evet, mesele aslında bu kadar net. Demokratik bir hukuk sisteminin esasına dair yapılan tartışmalarda, en güçsüz olanın ve tek bir bireyin haklarının garantiye alınmış olması temel bir kıstas olarak dile getirilir. Ama anayasa başta olmak üzere tüm hukuk metinleri, belirli sınıflar ve güçler mücadelesiyle belirlenen dengeler üzerine inşa olduğu için, o denge nasıl bir demokratik pratiğe imkân veriyorsa gündelik hayatta realize olan da odur. Şu anda demokratik bir anayasa ve hukuk rejimine bile sahip olsaydık, onu işler kılacak bir örgütlü toplu dengesi yoksa, yine güçlü olanın hukuku işleyecekti. Kaldı ki, hala darbe anayasası ile yönetilen bir ülkeyiz ve iktidarda olanın ayağının altındaki zeminin kaymaya başladığını hissettiği anda, darbe anayasasının verili sınırlarının bile nasıl ilga edildiğinin örneklerini yaşıyoruz.

Seçme ve seçilme hakkının açık bir gaspını engelleyecek örgütlü bir güç ortaya konulamadığı durumda, çaresizlik duygusu üzerine inşa edilen yeni denge ile siyaset dizayn ediliyor. Bu durumun, ‘Bu ülkede böyle’ duygusu ile kendisine bir normallik üretmeye başlaması da geleceğe dair değiştirme iddiasını zayıflatıyor. Dolayısıyla, ortada kimsenin kaçamayacağı, kaçmaya çalışanın da peşini bırakmayacak kocaman bir soru var: Kayyumlar ve ardından gelen tutuklamaların içerdiği açık hukuksuzluğa itiraz etmeden ve bu hukuksuzluğa son verilmesi talebini sürekli gündemde tutmadan, demokratik bir geleceği nasıl konuşabiliriz?

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa