08 Kasım 2019 04:26

İleriye mi geriye mi?

Paylaş

Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz hafta cumhuriyetin 96. yılı kutlandı. Daha önceki kutlamalarda olduğu gibi bu yıl da hep birlikte ilericilik, gericilik tartışmalarına tanıklık ettik. Dini politik amaçlar için kullanmayı ve Osmanlı’ya özlemi ideolojik, politik kalkış noktası yapanlar, hilafeti ve sülale yönetimi tasfiye etmiş, sorunlu yanları olsa da laikliği benimseyerek ileriye doğru büyük bir adım atmış olan cumhuriyeti ve onun savunucularını yine topa tutarken, cumhuriyeti ve bu temelde ilerlemeyi savunanlar da gericiliğe kendi cephelerinden yanıtlar verdiler

Burada sorulması ve yanıtlanması gereken soru şu, cumhuriyetin üzerinden 96 yıl geçmesine karşın bu tartışma neden hâlâ güncel ve bu tartışma neden politik kutuplaşmaya neden oluyor? Tartışmayı yürüten ve egemen sınıf kliklerinin farklı bölümlerini oluşturan bu kesimler farklı sınıfsal çıkarları mı savunuyorlar? Ortada buna ilişkin somut bir veri bulunmuyor. Bunlar genellikle iş birlikçi egemen sınıfları, onların çıkarlarının korunmasını, bu temelde yükselen güncel devlet iktidarının -tek adam yönetimi konusundaki ayrılıklar bir yana- korunmasını ve geliştirilmesini savunuyorlar.

Halka “ulusal çıkarlar” masalını yutturmak söz konusu edildiğinde bu kesimlerin ortaklığı ayan beyan ortaya çıkıyor. Kimisi fetihçilik şehvetiyle, kimisi “İçi yanarak”, kimisi “ulusal çıkar” adına hemen aynı hizaya giriveriyorlar. Böyle olmasına karşın neden hâlâ kavga ediyorlar? Sorunu böyle ortaya koymakla aralarındaki ayrılıkları, politik farklılıkları göz ardı mı etmiş oluyoruz? Kuşkusuz hayır! Ama bu kavganın üzerinde yükseldiği gerçek zemini açık seçik tanımlamak zorundayız.

Düzen partileri için şu genellemeyi yapmak yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz genel olarak aynı sınıfsal temele dayanan, tam oraya dayanmasa da ara sınıflara dayanan -ne kadar varsa ulusal burjuvazi, küçük burjuvazinin kaymak tabakaları vb.- burjuva ya da daha doğrusu onları istismar eden, ama temel politikalar söz konusu olduğunda iş birlikçi egemen sınıfların çıkarları temelinde davranan farklı politik kesimler, partiler ve akımlar demokrasi konusunda köklü bir hesaplaşmanın yapılmadığı bir zeminde kavga ediyorlar.

Ne demokrasiyi -kuşkusuz bu burjuva anlamda bir demokrasidir- savunanlar demokratizm konusunda keskin ve köklü bir tutum ortaya koyabiliyor, ne de gerici tayfanın politik liderliğini yapanlar, ömrünün son demlerini yaşayan bir ihtiyar gibi aslında gerçekleşmeyeceğini çok iyi bildikleri bir eski zaman hayaline kavuşmak uğruna hilafet ve Osmanlı sancağını çekip ortaya atılıyorlar. Sonuçta her kavga, her karşı karşıya gelme birkaç göstermelik vuruşmadan sonra köşelerini yitiriyor, yuvarlanıyor, karakterini ve özelliğini yitiriyor, karmaşık bir bulamaç haline geliyor.

Örneğin demokratizm konusunu ele alalım; cumhuriyeti ve devleti kurmakla övünen bir parti Kürtler ayrı mı, yoksa eşitlik ve demokrasi temelinde birlikte mi yaşayacaklarına kendileri karar vermelidir, Kürtler için eğitim ana dilde olmalıdır, söz, basın, örgütlenme özgürlüğü üzerindeki tüm engeller kaldırılmalıdır, söz konusu olan; içinde bazı terör biçimleri barındırsa da terör değil, ezilen ve baskı altında tutulan mazlum bir halkın feryadı ve direnişidir, din ve devlet işleri tam ve kesin olarak birbirinden ayrılmalıdır diyemiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylıyor, dışarıya saldırı tezkerelerini destekliyor, dini kendi cephesinden istismar etmeyi politik çizgisinin bir eklentisi yapabiliyor vb. Daha farklı bir ifade ile demokrasi konusunda rüzgarda sallanan bir korkuluk gibi davranıyor.

Bu durumda ileriye doğru gitmekte radikal bir tutum alamayanlar ile geriye doğru el sallayanların kayıkçı dövüşüne benzeyen kavgaları tüm bölünme ve kavgaları geriye itiyor. Bu kuşkusuz sonuçta halkı dışta bıraktığı için her ikisinin de işine geliyor. Zaman zaman da bu kesimlerin “Hepimiz bu ülkenin çıkarlarını savunuyoruz” temelindeki gözü yaşlı, duygusal kucaklaşmalarını da izliyoruz. Kısacası ne ileriye gitmek isteyenin enerjisi ve isteği var, ne de geriye dönmek isteyenin mecali var.

Bütün bunların elbette politik bölünmeler dışında temel bir nedeni var. Bu kesimlerin dayandıkları sınıflar kokuşmuş ve çürümüştür. İleriye doğru yapabilecekleri ne radikal bir hamle, ne de ciddi reformları gündeme getirebilecek enerjileri vardır. İlericilik adına yola çıkanların enerjisi Anıtkabir yollarına düşecek kadar, gericilik bayrağı sallayanların enerjisi ise Kabe’yi tavaf edip, cuma namazına gidecek kadardır. O halde gerçek bir atılım ve ilerleme nereden gelecek? Bu sorunun cevabını dünyada ayağa kalkmış halklar şu sıralar pratik olarak veriyorlar. İşçi ve emekçi yığınlar, bu ülkenin Türklerden ve Kürtlerden oluşmuş halkı ya kendi kaderlerini kendi ellerine almak üzere hamle yapacaklar, ya da daha bir süreliğine oynanan orta oyununun misafir aktörleri olacaklardır. Ne dersiniz, sahneyi işgal etmek kesin çözüm gibi durmuyor mu?  

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa