03 Kasım 2019 03:50

Dilerim köşeyi suistimal etmemişimdir, mesele biraz kişiseldir

Dilerim köşeyi suistimal etmemişimdir, mesele biraz kişiseldir
PAZAR
Paylaş

Mark Zuckerberg Kongre önünde siyasi kampanyalarda yalana izin verme konusunda ter dökerken, akıllı robotlar insanla iletişime geçtikten saatler sonra küfür etmeye ve ayrımcı tutum sergilemeye başlarken, Black Mirror dizisi gerçekleşme ihtimali yüksek fütüristik hikayeleri önümüze koyup bizi dehşete düşürürken sosyal medyanın hâlâ iyi yanlarını görmeye çalışıyorum.

İnsanları bulabilme, erişebilme, iletişime geçebilme imkanı iyi niyetle kullanıldığında bana olumlu geliyor. “İyi niyetli”nin altını çizelim zira bunu suiistimal etmenin şekilleri bambaşka bir yazının belki de bir yazı dizisinin konusu.

Bu hafta bir arkadaş bana 2006'dan kalma fotoğraflarımı gönderdi. Sosyal medyadan bulup ulaştı. Mucize kabilinden bir şey, 13 yıl geçmiş aradan, hiç görmemiştim bu fotoğrafları.

İlk kez bir öyküm bir kitapta yer bulmuştu. Ekşi Sözlük yazarlarının öykülerinden oluşan “Ekşi Öyküler” kitabının yazar buluşmasında çektirilmiş fotoğraflar.

Yazının buradan sonrası kafamda oluşan serbest çağrışımları aktarabilmek çabası.

Kendimi gördüm: 27 yaşındaydım. Meşhur bir 27’likler kervanı vardır: Kurt Cobain, Jim Morrison, Janis Joplin ve sonradan listeye eklenen Amy Winehouse gibi.

Çoğu 27’lik bu kervana istinaden 27 yaşını atlatamayacağını düşünür.  Bense 27 yaşımda bu fikre güler geçerdim. İkizlerim 1 yaşına yaklaşıyordu. Gelecekle ilgili bir yığın hayalim vardı. Bir öyküm sonunda yayınlanmıştı işte. Heyecanlıydım yeni yaşlar için. Öte yandan korkularım da vardı. Daha dün mezun olmuştum sanki liseden.

Hangi ara üniversite bitmişti, ben ne ara kendimi bir fabrika yemekhanesinde yine bir tabldot sırasında bulmuştum, daha arkadaşlarım yüksek lisans - doktora yapıyor, hâlâ bir nevi öğrenci hayatı yaşıyordu, benim kucağımda iki çocuğum vardı. Ben daha gitmeyi hayal ettiğim hiçbir şehri görmemiştim. Bunlara ömrüm yetişecek miydi? 

Kendi 27 yaşıma bakarken fotoğrafta, bir an sarılmak istedim ona. Başına geleceklerden habersiz, aceleci bir Polyanna gibi, gözlerinde panikle bir yandan da öyle umutkar bakıyordu ki ekrandan, kucaklayıp teselli etmek, “sandığın ve umduğun gibi olmayacak hiçbir şey ama merak etme yine de değecek yaşadığın günlere” demek istedim. 

27 yaşıma sorsam “hayatta olmaz, imkansız” diyeceği her şey gerçek oldu.

Hepimizi çok üzeceklerdi, çok insan kaybedecektik, dengemiz şaşacaktı, sabrımız çok sınanacaktı, bilenecektik, köşelenecektik, törpülenmek yine bize düşecekti. Bunları bilmeden ve öngörmeden objektife gülüyordum.

10 yıla devrim olur gibi gülüyor dedim kendime bakarak.

Bir devrim olmamıştı, ama küçük ve şahsi devrimlerle teselli edebilirdim belki.

İnsan 40’ına gelince, önyargılarından kurtuluyor, “benim başıma gelmez” hissiyle vedalaşıyor. Herkesin başına her şey gelir bu ülkede. Sabır ile isyanı harmanlamayı öğreniyor, öfkesini yönetmeyi, sevgisini göstermeyi. İnsana dair iyi kadar kötüyü de tecrübe ediyor, pişiyor. Ertelememeyi öğreniyor, zaman en kıymetlisi oluyor. Yenildikçe, yeniden deneye deneye kaybetme korkusu gidiyor. Kendiyle barışıyor insan, hayatla savaşma gücünü kendiyle olan barışından alıyor.

Sol dizim merdiven inerken imdat diyor, belimdeki ağrı geceleri uyutmuyor. Sigara illetiyle 20 yılım birlikte geçmiş, ciğerim maceraya izin vermiyor. 

Soluk soluğa kalmak kabus gibi geliyor. 40’ımdan bir dileğim artık koşturmamaktı.

Ama geçen ay, mezunu olduğum Bornova Anadolu Lisesi’nin (BAL) Eğitim Vakfı’ndan aradılar. “Maratonda BALEV için koşar mısın?” dediler. BAL beni yetiştirmiş, mezunları el vermiş, yol açmış, sonra da ödüllendirmişti. Yüzünüzü kara çıkarmayacağım sözü vermiştim. BAL'da okumak için bursa ihtiyacı olan çocuklar var, vefa borcum var, yaparım dedim. Yazmaya ilk BAL mezunları mail grubunda başlamıştım, hiçbir sosyal medya mecrası yoktu, orada dertleşir, acıları sevinçleri paylaşır, siyaseti bile orada tartışırdık. Bülent Abimiz vardı, BAL 78 mezunu. Elimden çok tuttu. “Kimseler okumazsa ben okurum, sen yaz” derdi. 2012 yılında kaybettik. Maviş Abi’ydi lakabı. Şimdi BAL önündeki durağın da adı. Sosyal medya garip şey, 2006’da o yazar buluşmasını yollamışım Facebook’tan Bülent Abi’ye. “Abi sonunda oldu, kitapta öyküm yayınlandı” diye.

Hâlâ açık hesabı. Kabuk tutmasın bazı yaralar der gibi. Bu köşeyi hiç göremedi, olsa her hafta konuşurduk yazı üzerine. Beyaz Yorum Ödülü’nü ona ithaf etmiştim. Bu koşudan sağlayacağım burslar da benimle gurur duysun diye.

Yaa işte 27 yaşım, büyüdük de artık maraton bile koşacağız biz.

Özlemlerimize tutunmayı öğrendik. Hem artık ne denemekten ne de acıdan korkmuyoruz.

Sosyal medyanın iyi yanları da var demiştim, oradan topladım çoğu bağışı. Dayanışma güzel şey, nefes oluyor. Bağışçıların isimlerinde tanıdık isim görünce gözler ayrı doluyor, tanımadığım birini görünce ayrı.

Ben daha çok burs toplayabileyim diye yazar, çizer arkadaşlar imzalı eserlerini bağışladılar, bağışçılara hediyeler hazırladık. Koşu tecrübesi olan arkadaşlar ne yapacağımı, nasıl yapacağımı anlattılar, öyle imece usulüyle geldik bugüne.

Siz bu satırları okurken ben büyük ihtimalle köprüyü geçmiş, bedenimin sınırlarını zorluyor olacağım.

27 yaşım, beni finalde görsün isterdim, bu sefer de o sarılsın bana, desin ki yine iyi bile getirdin bizi bugüne, hiçbir şey umduğumuz gibi olmadı ama denemedik de demeyiz.

Ahde vefa, sözünü tutmak demektir. Pes etmeyeceğiz.

Hayat, kimsenin sözüne güvenme diye kafama vurdukça, kulağımı burdukça, ona inat kendi verdiğim sözleri tutuyorum, tutacağım. Bana değil ona ibret olsun.

Geride kalan gençliğimize bakınca dik durabileceğimiz bir ömrümüz olsun.

Dayanışma güzeldir, dayanışma yaşatır, dayanışma insanı sağaltır.

Bugün, bir dayanışma adına emek veren, ter döken herkese selam olsun.

İyi pazarlar.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa