01 Kasım 2019 04:12

Dünya Kobanê Günü’nde IŞİD’e bakmak!

Paylaş

Bugün 1 Kasım Dünya Kobanê Günü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kobanê düştü, düşecek” dediği bir dönemde dünyaca ünlü birçok ismin çağrısıyla IŞİD barbarlığına karşı dünyanın her tarafında eylemlerin yapıldığı ve IŞİD’e karşı mücadelede dönüm noktası olan tarih.

IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti), ABD’nin 2003 Irak müdahalesi sonrasında Saddam dönemindeki etkinliğini kaybeden Sünni Arap aşiretlerin desteğini alan el Kaide’nin devamcısı bir örgüt olarak 2004’te IİD (Irak İslam Devleti) adıyla kurulmuştu. 2011’de başlayan Suriye savaşının tetiklediği etnik ve mezhepsel gerilim ve çatışmalar IŞİD’in kısa sürede etkili bir örgüt haline gelmesini sağlamış ve örgüt önce Suriye’de Rakka’da ve ardından Irak’ta Musul’da ‘emirlik’ kurmuştu. IŞİD, Suriye’nin kuzeyinde (Rojava) Kürtlerin öncülüğünde farklı inanç ve milliyetlerin katılımıyla kurulan demokratik kantonları hem askeri hem ideolojik olarak en önemli rakip gördüğü için 2014 eylülünde Kobanê’ye üç koldan bir saldırı başlatmıştı.

IŞİD’in Kobanê kuşatması, kısa sürede kendisi gibi olmayan kimseye yaşam hakkı tanımayan radikal İslamcılar ile insanlığın demokratik-seküler değerlerini savunan güçler arasında bir mücadeleye dönüşmüştü-ki, Kobanê direnişinin bütün dünya halkları tarafından sahiplenilmesinin nedeni de buydu. O dönem Öcalan’la Kürt sorununun çözümü konusunda görüşmeler yapan Türkiye’deki iktidar, “çözüm süreci”nde kendi çözümünü dayatabilmek için Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarının ortadan kaldırılmasını zorunlu görüyor ve bu nedenle IŞİD’in Kürtlere karşı saldırganlığının başarısı için elinden geleni ardına koymuyordu.

Geçtiğimiz günlerde IŞİD Lideri Bağdadi’nin Türkiye’nin gözlem noktalarının olduğu İdlib’de ve üstelik Türkiye sınırına 5 kilometre mesafede bir yerde öldürülmesi, ister istemez Türkiye’deki iktidar ve IŞİD arasındaki ilişkilerin yeniden sorgulanmasının önünü açmıştı.

Bağdadi’nin öldürülmesinden sonra ‘IŞİD’i kimin yaratıp desteklediği’ ve ‘Bu örgütlerin bölgedeki geleceğinin ne olacağı’ gibi sorular etrafında bir tartışma yürütülüyor. Bu tartışmayı doğru temelde yürütmek aslında Kobanê direnişini anlamak ve bu mücadeleyi ileriye taşımak bakımından da büyük önem taşıyor. Çünkü bugün ‘sol’da duran bazı gazeteci-yazarlar ve ABD ile iş birliğinin devamından yana kimi Kürt çevreleri, IŞİD ve benzeri örgütlerin ortaya çıkmasında ABD’nin belirleyici rolü olduğu tespitinin gerçeği yansıtmadığını iddia ediyorlar. Mesela Nevşin Mengü ‘Diken’deki yazısında “IŞİD’i ABD Kurdu’ Demek Hiçbir Sorunu Çözmez” diyerek sorunun kaynağını kendimizde/coğrafyamızda aramamız gerektiğini söylüyor. İsmail Saymaz da benzer şekilde “IŞİD’i ABD kurdu’ ifadesi gerçeği yansıtmadığı gibi, İslam dünyasındaki mezhepçi ve tekfirci şiddeti görmeyi engelliyor” diyor ve tartışmayı dinciler-laikler ekseninde yürütmek gerektiğini savunuyor.

Birinci olarak, herhalde aklı başında hiç kimse emperyalistlerin bu coğrafyada sosyolojik-kültürel temeli olmadan ‘ol’ diyerek bu örgütleri var ettiklerini savunmaz. İslam tarihi kadar eski mezhep savaşlarının ve yine bununla bağlantılı biçimde tarihsel olarak oluşmuş Arap-Fars, Fars-Türk, Türk-Arap geriliminin bu coğrafyadaki paylaşım mücadelesinin seyri üzerinde etkisi tartışma götürmezdir. Üstelik bu öylesine bir etki ki, IŞİD benzeri örgütlerin ABD-emperyalistler tarafından kurulduğu belirlemesini anlamsız gören arkadaşlarımızın aksine, bölgedeki (Ortadoğu) emperyalist paylaşım mücadelesinin bile mezhepsel-etnik bir görünüm kazanmasına yol açıyor. Suriye savaşının mezhepsel bir görünüm (Alevi-Şii Esad rejimi, İran, Lübnan Hizbullahı ve karşı tarafta Sünni-İhvancı-Selefist Türkiye, Katar, S. Arabistan) kazanmasında bu müdahalenin öncülüğüne soyunan rejimlerin Sünni İslamcı rejimler olması belirleyici olmuştur. Ancak nasıl uzun bir dönem ‘vekalet savaşı’ olarak adlandırılan bu savaşta söz konusu rejimler radikal İslamcı örgütleri destekledilerse Suriye’ye müdahale girişiminin öncülüğüne soyunan rejimlerin arkasında da başını ABD ve Fransa’nın çektiği batılı emperyalistler vardı.

Burada şu hatırlatmayı bir kez daha yapmak gerekiyor: Komünizmle mücadele adına ‘yeşil kuşak’ projesini uygulayıp İslam coğrafyasında radikal İslamcı örgütlenmelerin yaygınlaşmasını teşvik edip destekleyen ve el Kaide örneğinde olduğu gibi Vahhabi-Selefist güçleri kendi politikalarını yaşama geçirmenin bir aracı olarak silahlandırıp kullanan da ABD emperyalizmi idi.

Şunu da unutmayalım: Elbette emperyalistler bölgeye yönelik politikalarını büyük oranda bölgedeki iş birlikçi rejimler/devletler üzerinden uygulamaya koyuyorlar. Ama bu devletlerin de büyük çoğunluğunun yüz yıl önce emperyalistler arasındaki paylaşım anlaşmalarına (1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması başta olmak üzere) bağlı olarak masa başında ve üstelik bağımlılık ilişkilerinin devamı için etnik-mezhepsel fay hattı üzerinde zayıf devletler olarak kurulduğu unutulmamalıdır.

Yine bugün emperyalistlerin bu sorunları kullanmaya devam etmeleri bir tarafa, Kürt ve Filistin sorunlarının çözümünün önündeki en önemli engelin bölge gericilikleri olması, bu sorunların temelinin yüz yıl önce emperyalistler tarafından atıldığı gerçeğini de değiştirmiyor.

IŞİD üzerinden somutlamak gerekirse; IŞİD, ABD ve batılı emperyalistlerin Irak’a müdahalesi döneminde doğmuş ve Suriye’ye müdahalesi döneminde önemli bir alanda hakimiyet kurabilen bir örgüt haline gelmiştir. Eğer IŞİD ve benzeri örgütlenmeler üzerinden Suriye rejimi yıkılabilseydi, ABD ve batılı emperyalistlerin IŞİD ile ilişkisinin farklı olacağını söylemek için uzağa gitmeye gerek yok. İşte Libya örneği önümüzde. Kaddafi yönetimi NATO müdahalesiyle yıkılınca meydan NATO destekli IŞİDvari örgütlere kalmıştı-ki, bu örgütlerin oluşturduğu ‘Ulusal Mutabakat Hükümeti’ BM tarafından Libya’nın meşru hükümeti olarak tanınıyor.

Ancak Suriye rejimini devirme girişiminin başarısızlığa uğraması ve Suriye rejiminin destekçilerinin (İran ve Rusya) bölgedeki güç ve etkisini artırması sonrasında ise, bu kez ABD, kendi bölgesel pozisyonunu korumak ve destekçisi güçleri dizayn etmek için ‘IŞİD ile mücadele stratejisini’ gündeme getirmiştir. Bu politikaya meşruiyet sağlamak ve dayanaklarını artırmak için de hem Irak’ta ve hem de Suriye’de IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç olan ve bu mücadeleleri ile dünya halklarının sempatisini kazanan Kürtlerle iş birliği yapmıştır. Aynı ABD, bölgesel önceliklerinin farklılaşmasına bağlı olarak eylül 2017’deki ‘bağımsızlık referandumu’nda Irak Kürtlerini ve en son “Barış Pınarı” operasyonu sürecinde de Suriye Kürtlerini yüzüstü bırakmakta hiç tereddüt göstermedi.

Söylenenleri birkaç başlık altında toparlamaya çalışırsak:

Birinci olarak, Kobanê direnişinin 5. yılında Kürtlerin karşı karşıya kaldığı tablo halkların kendi kazanımlarını korumasının güvencesinin şu ya da bu emperyalist güç değil, kendi örgütlülük ve mücadeleleri olduğunu bütün açıklığı ile ortaya koyuyor.

İkinci olarak, bugün Bağdadi öldürülmüş olsa da emperyalistlerin ve iş birlikçi gericiliklerin bölgedeki etnik ve mezhepsel gerilimleri sürekli tetikleyen paylaşım mücadelesi devam ettikçe Bağdadileri yaratan koşulların ortadan kaldırılması mümkün olmayacaktır.

Ve son olarak, bölge halklarının içine sokuldukları cendereden kurtulup kendi geleceklerini ellerine alabilmeleri ancak emperyalistlere, iş birlikçi rejimlere ve onların birlikte var ettikleri gerici örgütlenmelere karşı antiemperyalist, demokratik ve seküler bir eksende birleşik bir mücadele hattı oluşturabilmelerinden geçiyor.

Halkların IŞİD barbarlığını ve onu var edip besleyenleri yenilgiye uğrattığı Kobanê direnişi, sadece bölgenin ezilen halklarının kaderlerini ellerine alma mücadelesinin bir dönemeci olduğu için değil, aynı zamanda bu mücadelenin azımsanmayacak bir birikime sahip olduğunu bize gösterdiği için önem taşıyor.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa