31 Ekim 2019 04:40

İşçiler ve sendika patronları

Paylaş

Toplumsal tarihten bilinir; egemen sınıflar kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri politikalarla sömürülen ve baskı altında tutulan kesimleri kendi talepleri için mücadeleden uzaklaştırıp yedeklemeye çalışırlar. Biz de şimdi oturup-kalkıp konuşulan “harekat”-“savaş”, “operasyon” vs. dir. İşsizlik, işten atmalar, düşük ücretle kayıt dışı çalışma, iş kazaları, hak savunusuna yönelenlere yönelik baskı ve saldırılar ise geriye atılmıştır! En çok “unutturulanlar”ın başında işçi sorunları geliyor ve “beka için savaş” politikasının militanlığına soyunan kesimlerden biri de sendika patronlarıdır.

“İşçi örgütü” sendikaların, işçilerin kapitalistlere ve burjuva devlet iktidarına karşı mücadelesinde izledikleri politika ve aldıkları pratik tutum ile sendika yöneticilerinin yaşam tarzı ve yerleştikleri ya da yerleşmeye çalıştıkları sınıfsal konum birbirleriyle bağlıdır. Çalışma Genel Müdürlüğü’nün 2018 verilerine göre Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 1 milyon 802 bin 155 olup bunun 958 bin 618’i Türk-İş’e, 654 bin 722’si Hak-İş’e, 160 bin 658’i DİSK’e bağlı durumundadır. “Bağımsız sendikalar” denilenlere ise 28 bin civarında işçi üyedir. Bu rakamların on yıl öncesine göre daha geride kaldığı ise, aynı kaynaktan açıklanan veriler arasındadır. Bu oran, ülke toplam işçi sayısının (15-17 milyon) oldukça düşük bir bölümünü (Yüzde 8-10) kapsamaktadır. Toplam işçi sayısı 15 milyon sınırında kabul edildiğinde dahi, sendikal örgütlerin, -izledikleri “mücadele çizgisi”nin karakteri bir yana- 13 milyon gibi büyük bir kesimin örgütlenmesi ve diğer sorunlarıyla alakasız-ilgisiz oldukları görülür. Oysa örgütsüz bir sınıfın -isterse sendikalar gibi ekonomik-mesleki mücadele örgütleri olsun- karşıtı sınıfa karşı haklarını savunması ve elde etmesi için yürüttüğü veya yürüteceği mücadele daha baştan eksikli, zayıf ve düşük dirençte olacaktır. 

İşçi hareketimiz günümüzde doğrudan kendi içinden olanlarla birlikte sendikal ve politik örgütlenmesinin düzeyi ve karakteri yönünden hayati önemde sorunlar yaşamaktadır. İşçiler büyük çoğunluklarıyla örgütsüzdürler. Burjuvaziye karşı zorunlu politik örgütlenme ve politik mücadele sorunu saklı tutularak söylenirse, on milyonu aşkın işçinin (işsizlerle birlikte) sendikalar türü örgütlerden dahi yoksun olmaları, burjuvazi ve devleti-hükümetlerinin saldırıları karşısında dağınık, lokal-tekil direnç konumlarında kalmalarına neden olmaktadır. Bu, üstesinden gelinmesi gereken önemli sorunlardan biridir. İşin hiç de tuhaf olmayan diğer yanı, bu konfederasyonlarla bağlı sendikaların üst yöneticilerinin büyük çoğunluğuyla sendikal örgütleri güçlendirmek, sendikasız milyonlarca işçi ve emekçiyi örgütlemek gibi bir “misyon yüklenmemiş olmaları”dır. Sadece bu da değil!

Yukarıda belirtilen konfederasyonlardan ilk iki en büyüğünü yöneten sendika patronları ve diğer kimi bürokrat sendika yöneticileri, burjuva siyasal iktidarı-devletiyle işbirliği politikası izlemekte; işçi direnişlerinin ortaya çıkmasını engelleyemedikleri durumlarda en geri düzeyde tutmaya çalışmakta; işçiler “adına” kapitalistlerle ve hükümetlerle yaptıkları “ücret, sendikal haklar” pazarlığında, yüzde 20’lik enflasyona rağmen yüzde 4-5’lik artışlarla sözleşmelere imza atmakta; işten atmalara, düşük asgari ücrete, çalışma koşullarının ağırlaştırılmasına karşı ciddiye alınır bir direnç göstermemektedirler. Sınıf bilincine ulaşan az sayıdaki işçi kesimi tarafından işçi düşmanı burjuva ajanı olarak da nitelenen bu sendika patronlarının aldıkları maaş ise, bazıları bilinmemekle birlikte, bazı diğerlerinin kendi açıklamalarıyla asgari ücretin on-yirmi-yirmi beş katı kadardır. Bu maaşlar işçilerin sendikal örgütleri için ödedikleri aidatlardan kesilmekte ve alınmaktadır. Bu durum salt öznel değil nesnel bakımdan da bir farklılık ve farklı tutumlar doğurmaktadır.

Ayda ancak 2000 lira asgariyle geçinmek zorunda bırakılan bir işçi ile, kendi ifadesiyle ayda 30-50 bin arası maaş alan, bazıları açısından ise 50-70 bin TL'yi bulan paralarla mal-mülk sahibi olan, sendikaların kasasından ödeyerek yüzbinlerce liralık (Çelik İş Genel Başk. 1.3 milyon TL’lik araba aldı) lüks arabalara binen sendika patronlarının “aynı çıkarı temsil etmeleri”, “aynı sınıfın unsurları olmaları”, en hafif deyişle zordur. Burjuvazinin işçi sınıfı içindeki “ajan kolu” olarak da nitelenebilecek sendikal aristokrasi bundandır ki proleter sınıf mücadelesinin gücü değil dalga kıranıdır. Yanı sıra ama ciddi bir diğer sorun daha vardır ki o da dolaysızca işçilerin sendikalı ve sendikasız, örgütlü ve örgütsüz kesimleriyle ilişkindir. Bu kesimlerin her birinin kendileri cephesinden‚ bir sınıf tutumuyla birbirlerine sahip çıkması; sınıfın daha geniş kesimlerinin mücadeleci sınıf örgütlerinde birleşmesini sağlamak için çalışması ve mücadelelerinin önünde engel oluşturan aristokrat burjuva üst tabakayı söküp atmak için daha etkin ve bilinçli bir tutum geliştirmesi bugün yüzyüze bulunulan handikapların aşılması için başlıca koşullardan biridir. Böylesi bir tutum geliştirme yerine burjuva bürokrat yöneticilerden işçilerin hakları için mücadele etmelerini, işçi örgütlerini güçlendirmek için çalışmalarını beklemek, sürüp gitmekte olan duruma boyun eğmek olacaktır.

Burjuvazi ve hükümetleriyle işbirliği içindeki sendika patronları, sermaye yararına ve işçi sınıfına karşı politikalarıyla pratik tutumlarının yanısıra, bu tutumlarını da besleyen mali-parasal olanaklarla donanmış olarak burjuvazinin safında bulunuyorlar. Çelik-İş Genel Başkanı bir istisna oluşturmamaktadır. Sorun daha temelde sendika ağalığını olanaklı kılan ve besleyen maddi koşul ve ilişkilerin ortadan kaldırılması olmakla birlikte, bugünden yapılabilir olanların da işçilerin büyük çoğunluğunca, henüz küçük bir azınlığı oluşturan sınıf bilincine ulaşmış işçi kesimlerine “havale edilmiş olması”dır.

İşçi ve emekçilerin ‘sırtından’ geçinenlerin asalaklığına ve emekçi hareketini sermayeye peşkeş çekmelerine karşı mücadele oysa örgütlü örgütsüz, sendikalı-sendikasız tüm işçi ve emekçilerin sorunudur. Hangi sendikaya üye olduklarından bağımsız olarak sendikalı işçilerle sendikasız büyük çoğunluk ülke işçi hareketinin içine hapsedildiği bu cendereyi parçalamaya yönelmeksizin asgari hak ve taleplerini elde edemeyeceği gibi, burjuva aristokrat tabakanın emekgücü sömürüsünden pay alarak saltanat sürmesini de önleyemez. Şu ya da bu sendika üst yöneticisinin hükümet-devlet işbirligi politikası karşılığı ne tür avantajlarla ödüllendirildiği bir yana, tümüyle işçi aidatlarından sağlanan onbinlerce liralık maaş, ‘yol-otel vb. gibi harcamaları’, lüks binek araçları, bütün bunlar işçilerin, kendi asalaklarından hesap sorma hakkını doğurur. İşçiler kendi “alın teri-el emegi”nin değerini bilip sahip çıkma yerine, burjuvazi ve siyasal-askeri temsilcileriyle sendika patronlarının “milli-yerli çıkarlar” nutkuyla herkesi kendi ardısıra yürüme çağrılarına aldanıp burjuva politikalarına yedeklenmemelidirler. İşçi sendikalarının işçilerin sınıf örgütleri olma işlevini etkin tarzda yerine getirebilmeleri için gerekli ilk koşul, burjuva sendikal akımların etkisinden kurtulmaları ve sınıf mücadeleci sendikal çizgide yer almalarıdır. Bu ise, ancak işçi ve emekçilerin kitlesel birleşik mücadelesiyle sağlanabilir.

 

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa