24 Ekim 2019 04:10

Artık ipler Putin’in elinde!

Paylaş

Putin ve Erdoğan arasında Soçi’de imzalanan mutabakattan iki taraf da memnun görünüyor.

Türk tarafı, bu anlaşma ile 30 kilometrelik güvenli bölge hedefinin gerçekleştiğini söylüyor. Rus tarafı içinse bu mutabakat, hem Suriye’nin kuzeyinde denetimin büyük oranda Suriye yönetiminin eline geçeceği ve hem de Türkiye’deki Erdoğan iktidarının Suriye yönetimini tanımak zorunda kalacağı bir sürecin önünü açıyor. Dahası bu anlaşma, Türkiye’nin bundan sonra atacağı adımları büyük oranda Rusya’nın tutumuna bağımlı hale getiriyor.

Soçi mutabakatının maddelerine bakıldığında Türkiye’de medya üzerinden estirilen ‘zafer’ havasına rağmen bu metnin Türkiye’deki iktidarın Fırat’ın doğusuna yönelik hedeflerini gerçekleştirmekten uzak olduğu görülüyor. 

Uzatmadan soralım: O zaman Türkiye’deki iktidar neden bu anlaşmadan memnun görünüyor?

Çünkü her şeyden önce ciddi bir politik sıkışmışlık yaşayan Erdoğan iktidarı, geri çekilmeyi bile bir zafer gibi sunmaya ihtiyaç duyuyor. İkincisi bu mutabakat en azından Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda (Tel Abyad-GrêSpî ve Rasulayn-Serêkaniyê) ve batısında (Cerablus, Azez, Afrin) bugün elinde bulundurduğu bölgeleri bir süre daha elinde tutmasına imkân veriyor. Başka bir deyişle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye yönetimi arasındaki anlaşmadan sonra ‘Barış Pınarı’ operasyonunu sürdürmesi koşulları büyük oranda ortadan kalkan Türkiye’deki iktidar, bu anlaşma ile Suriye’de belli bir zaman kazanmış oldu.

Bu noktada Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan “Bu aşamada harekat icra edilmesine gerek kalmadı” açıklamasını aslında Soçi’de Putin’in ortaya koyduğu tutum sonrasında “harekatın icra edilmesinin koşullarının kalmadığı” biçiminde okumak gerekiyor.

Peki, neye dayanarak bu mutabakatın Türkiye’deki iktidarın Fırat’ın doğusuna yönelik hedeflerini gerçekleştirmekten uzak olduğunu söylüyoruz?

Çünkü ‘Barış Pınarı’ operasyonu başlatılırken iki temel hedeften söz ediliyordu.

Bu hedeflerin birincisi; SDG’nin tamamen etkisizleştirilmesiydi-ki, Erdoğan iktidarının SDG ile ilgili ‘tehdit’ tanımı, Türkiye’ye yönelik saldırıları olmasından değil; Kürtlerin Suriye’de statü sahibi olmasını Türkiye’deki Kürt sorunu için tehdit olarak görülmesine dayanıyor. Dolayısıyla her ne kadar 30-32 km derinlikte bir ‘güvenli bölge’den söz edilse de asıl hedef SDG’nin kazanımlarının ortadan kaldırılmasıydı. Oysa bugün SDG ve Suriye yönetimi arasındaki görüşmeler Rusya’nın garantörlüğünde yapılıyor ve SDG’nin her ne kadar sınır bölgelerinden çekilmesi konusunda bir mutabakat yapılmış olsa da Suriye ordusuna “5. Kolordu” olarak entegre edilmesinin konuşulduğu koşullarda bu mutabakatın pek bir hükmü bulunmuyor.

İkinci hedef; Fırat’ın doğusunda 32 km derinlikte bir ‘güvenli bölge’nin oluşturulması ve bu bölgeye 2 milyon mültecinin yerleştirilmesiydi. Yapılan anlaşma ile Türkiye’nin denetimindeki bölgeTel Abyad-GrêSpî ve Rasulayn-Serêkaniyê ile sınırlanıyor. Bu durumda hem mültecilerle ilgili hesap rafa kalkıyor ve hem de bu mültecilerin Kürt sınırında bir kalkan olarak kullanılması planı suya düşüyor.

Öte yandan Suriye lideri Esad’ın İdlib’e gidip son savaşın İdlib’de verileceğini söylemesi, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının İdlib’den başlayarak tartışma konusu haline geleceği ve dahası orada kalmanın koşullarının giderek ortadan kalacağı bir süreci haber veriyor.

Rusya’ya gelince, imzalanan mutabakatın Suriye’de iplerin büyük oranda Rusya’nın eline geçmesini sağladığını söyleyebiliriz.

Birinci olarak, Rusya ve Suriye yönetimi daha önce buradaki ABD güçleri nedeniyle önemli bir sorun olarak gördükleri Fırat’ın doğusunda denetimi büyük oranda ellerine alacakları koşulları sağlamış oldular-ki, Esad’a son savaşın İdlib’de verileceğini söyleten de buydu.

İkinci olarak, Türkiye’nin Astana’daki ortakları Rusya ve İran, Erdoğan iktidarına her fırsatta ‘Adana Mutabakatı’nı hatırlatıyor ve Suriye yönetiminin muhatap alınmasını istiyorlardı. Soçi’de Adana Mutabakatı’nın uygulanmasına yönelik madde Erdoğan iktidarının artık bundan kaçamayacağı bir noktayı işaret ediyor. Bu mutabakat bir yandan Suriye yönetiminin meşru bir muhatap olarak görülmesini dayatırken aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye müdahale girişimlerini de önemli oranda sınırlıyor.

Mutabakat metninde yer alan sınırda 10 km derinlikte Türk-Rus ortak devriyesi kararının Türkiye’nin atacağı adımların büyük oranda Rusya’ya bağlanması ötesinde pratik bir anlam ya da önemi bulunmuyor. Öte yandan Irak Kürdistan Bölgesi’ne sınır olan ve Kürtler için en önemli kentlerden biri konumunda bulunan Kamışlo’nun bu ortak devriyeden muaf tutulması da Rusya’nın Türkiye’nin Kürtlere yönelik müdahalesini sınırlayan bir adımı olarak dikkat çekiyor.

Burada yeri gelmişken bu tablonun sadece Türkiye’nin Suriye’deki varlığı için değil, aynı zamanda Suriye’de hem ABD ve hem de Esad yönetimi ile birlikte hareket edeceklerini söyleyen Kürtlerin geleceği bakımından da Rusya’nın önemini arttırdığını belirtmek gerekiyor. 

Sonuç olarak, hem Türkiye’yi yanında tutması ve hem de Suriye’de ipleri eline alması bakımından eğer Soçi mutabakatının bir kazananından söz edilecekse bu, Rusya-Putin olmuştur.

Öte yandan hem 2011’de yıkmak için harekete geçtiği Suriye yönetimini muhatap almak zorunda kalacağı ve hem de kazanımlarını ortadan kaldırmak için operasyon üzerine operasyon düzenlediği Kürtlerin kazanımlarını şöyle ya da böyle tanıyacağı bir sürece doğru olan bu gidişat, bugün için zaman kazanmış olsa da Erdoğan iktidarının Suriye politikasının kaçınılmaz sonunu da haber veriyor. Ancak Erdoğan iktidarı bu yanlıştan dönmek yerine, tek adam yönetimi için dayanak yaptığı bu politika ile birlikte kendi ömrünü uzatmaya çalışıyor.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa