24 Ekim 2019 04:30

‘İki kırmızı çizgili’ yeni Osmanlıcı politika ‘Adana Anlaşma’sına çarptı!

Paylaş

Önceki gün Soçi’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasında altı saat süren görüşme 10 maddelik bir “mutabakat”la sonuçlandı.

Beklendiği gibi, AKP sözcüleri ve yandaş medya tarafından, bu “mutabakat” da, “Erdoğan’ın yeni bir diplomatik zaferi” olarak propaganda ediliyor ve bundan sonra da edilecek gibi görünüyor.

Nasıl edilmesin ki, Erdoğan bir hafta içinde hem Trump hem Putin’e diz çöktürüyor!

Hem de dünyada, üç ülke dışında kimsenin destek vermediği bir “Barış Pınarı Harekatı”nın arkasından!

Üstelik Putin ve Erdoğan arasındaki mutabakata, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad da tam destek verdiğine göre, o da Erdoğan karşısında pes etmiş bulunan faniler arasına katılmış bulunuyor!

10 MADDELİK MUTABAKATTA NE VAR NE YOK?    

Erdoğan ve Putin arasında varılan mutabakata göre:

Resulayn ile Tel Abyad arasındaki bölgenin statüsü ABD ile belirlenen biçiminde korunuyor.

Bu bölgenin doğusunda Irak sınırına kadar, Kamışlı dışında kalan bölgede YPG güçleri sınırın 30 kilometre güneyine çekilecek. Ve bu çekilmeyi “Suriye Sınır Muhafızları ve Rus askerleri” sağlayacak.

Bu sınır boyunca, 10 kilometre derinlikteki bölgede Türkiye ve Rusya ortak devriye atacak.

Menbic ve Tel Rıfat’dan YPG güçleri çıkarılacak. Bu bölgeler Rusya ve Suriye ordusuna terk edilecek.

Mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde geri dönüşlerini kolaylaştırmak için çalışılacak. 

Türkiye ve Rusya’nın “mutabakat”ın uygulanmasını denetlemek üzere bir “müşterek denetim merkezi” oluşturacağı da mutabakat metninde yer alıyor.

Bu mutabakatta Türkiye’nin amaçları bakımından çok önemli iki şeyin yer almadığı görülüyor.

Bunlardan birincisi, “güvenli bölge” ifadesidir. Yani mutabakatın hiçbir maddesinde “güvenli bölge” adı geçmiyor. Oysa Türkiye bütün iddiasını Suriye-Türkiye sınırı boyunca bir “güvenli bölge oluşturulması gerektiği” üzerine oturtmuştu. Dahası Rusya ile görüşmenin merkezinde bu “güvenli bölge”nin Irak sınırına kadar genişletilmesi de vardı.

Mutabakatta olmayan ikinci önemli şey ise, mültecilerin yerleştirilmesiyle ilgili. Türkiye’nin “güvenli bölge” tezinin iki en önemli gerekçesinden birisi olan “2 milyon mültecinin güvenli bölgeye iskan edilmesi” amacı, “gönüllü olarak döneceklerin yerleştirilmesi”ne indirgenmiş bulunuyor.

DÖNE DOLAŞILA 20 YIL ÖNCEKİ ‘ADANA ANLAŞMASI’NA(*) GELİNDİ

Ancak bu “mutabakat”ın, yakın gelecekte Türkiye’nin Suriye politikasında yön değiştirecek gelişmelere yol açabilecek siyasal değişikliklere zorlayacak olması nedeniyle, en önemli maddesi 1998’de Türkiye ve Suriye hükümetleri tarafından imzalanan “Adana Anlaşması”na dönülmesidir. 

“Mutabakat”ın 4’üncü maddesinde bu; 'Her iki taraf Adana Anlaşması’nın önemini teyit eder. Rusya Federasyonu mevcut koşullarda Adana Anlaşması’nın uygulanmasını kolaylaştıracaktır' biçiminde ifade ediliyor.

Öncelikle belirtelim ki, Erdoğan’ın “Fırat’ın doğusunda güvenli bölge” iddiasını ortaya attığı günlerde (dört ay kadar önce), “Adana Anlaşması”nı ilk telaffuz eden Putin oldu. Sonraki günlerde Putin ve Dışişleri Bakanı Lavrov, her vesileyle “Adana Anlaşması”na atıf yaptılar. Ama dört aydan beri Erdoğan ve Çavuşoğlu, “Adana Anlaşması”nın adını anmamaya özel bir özen gösterdi. Ta ki, Putin-Erdoğan görüşmesinde varılan “mutabakata” kadar! 

Dolayısıyla Soçi’de, Erdoğan ve hükümetin adını bile anmak istemediği “Adana Anlaşması”nı esas alan bir mutabakat yapıldığına göre, şunu söyleyebiliriz: “Güvenli bölge”de Trump’ın çizdiği sınırlarla kuşatılan Erdoğan, Soçi “mutabakatı”yla Putin’e rağmen adım atamayacağı bir çizgiye çekilmek zorunda kalmıştır.

İki en büyük emperyalistle onların platformunda oyuna girenin başka türlü bir sonuç elde etmesi zaten beklenemezdi!

SIRA ESAD REJİMİNİN RESMEN, YPG’NİN ZIMNEN TANINMASINDA 

Adana Anlaşması sadece sınır güvenliği konusunda kimi “çözümler” sunan bir anlaşma değildir. Tersine bugün Türkiye’nin Adana Anlaşması’na “evet” demesi, yakın bir gelecekte Suriye rejimini tanımak anlamına geleceği gibi, YPG ve PYD’nin de zımnen de olsa tanınması anlamına gelmektedir.

Bu aynı zamanda Türkiye’nin sekiz yıldan beri inatla sürdürdüğü Suriye politikasına yön veren iki “kırmızı çizgi”nin de önce flulaşması, sonra resmen silinmesi (ortadan kalkması) demektir. 

Elbette bu son bir hafta içindeki gelişmeler bölge halkları için olduğu gibi Suriye krizine siyasi bir çözüm bulunması bakımından yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda bu gelişmeler, Erdoğan yönetiminin, yeni Osmanlıcı dış politika takımının Suriye politikası konusunda nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından da ibretliktir. 

Bugüne kadar ABD ile Rusya arasında gidip gelerek, bir kolunda Putin öteki kolunda Tump’la anti emperyalist bir mücadele sürdürdüğünü iddia eden Erdoğan için ise son bir hafta içinde yaşananlar; onun bir kolunu Trump’a öteki kolunu Putin’e kaptırmış bir “şark politikacısı” konumunda olduğunu açıkça görülür hale getirmiştir. 

Türkiye kamuoyunda bu gerçeğin üstü, medyanın yüzde 95’inin desteği ile örtülse bile, bu durum sadece kısa bir süre içindir.

Çünkü bundan sonraki günler, Suriye rejiminin Türkiye’ye, “Ben sınır güvenliğini sağlarım, hadi bakalım kuvvetlerini topraklarımdan çek” diyeceği, Rusya ve İran’ın da onun arkasında duracağı günlerdir!

(*) Adana Anlaşması’nın ayrıntıları

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa