23 Ekim 2019 04:30

Savaşın silahsız kuvvetleri ve Dostoyevski’nin tedirgin kahramanları

Paylaş

Savaş dönemlerinde medyanın bir ‘silahsız kuvvet’ olarak cepheyi tahkim amacı ile kullanılması yeni değil. Özellikle Vietnam savaşında cephedeki gelişmelerin ABD’de haber olmasının, ABD’nin kamuoyunda savaşın içerdiği yıkıcılığa dair görüşün güç kazanmasına yol açması, daha sonraki süreçlerde ‘savaş ve medya’ ilişkisinin kurulma biçimi de büyük oranda değiştirildi. Savaş anında ‘Ulusal çıkarların bir avuç medya profesyonelinin keyfiyetine bırakılamayacağı ve demokrasinin böyle bir şeyi tolere edemeyeceği’ tezi, ABD’de yönetsel bir pratiğe dönüştü. Savaşın, gelişmiş savaş teknolojileri ile adete görsel bir şölen olarak tüm dünyaya izlettirildiği 1. Körfez Savaşı dönemi böyle bir dönemdi örneğin.

Soğuk birası ile koltuğuna gömülerek heyecanla televizyon ekranına kilitlenenler, Pentagon’un denetiminde servis edilen görüntülerle bir bilgisayar oyunu izler gibi izlediler savaşı. Jetlerden atılan bombaların düştükleri yerlerden çıkan dumanların altında yitirilen insan hayatları ve yıkım, bir güç gösterisinin şehveti altında, bütün insaniliğinden de arındırılmıştı. Savaşın, bu yeniden üretilerek sunumu, tüm dünyaya karşı küresel bir gözdağıydı aynı zamanda.

AKP iktidarının Suriye’nin kuzeyine yönelik üçüncü harekatı da, sınırdan ‘vurdu vurdu’ diyerek zıplayarak bildiren muhabir görüntüleri ve ‘Kimse bizi durduramaz’ manşetleriyle, aynı hatta ilerliyor. RTÜK’ün harekatın başında televizyonlara yönelik uyarısı da aynı işlevi sağlamaya yönelikti: ‘Ulusal medyamız bu savaşın silahsız kuvvetidir.’

Artık ‘merkez medya’ kavramı da karşılıksız kaldığına göre, yaygın medya diye tarif edebileceğimiz televizyonların haber bültenleri destan yazma motivasyonuyla şekillenirken, tartışma programları da, harekatın propagandasının sınırlarına hapsoldu. Daha öncesinde, görece etik kaygılara sahip oldukları düşünülerek ayrı bir yere konulan bir elin parmağını geçmeyecek olan program sunucuları dahi, ‘harekatın başarısı’ motivasyonuyla çerçevelenmiş bir düzlemde kaldılar. Eğer atlamadıysak bu sınırı zorlayan dahi olmadı. Televizyon programlarına davet edilen isimlerin çoğu zaten aynı olurken, arada ‘muhalif renk’ olarak konumlandırılan siyasetçi, uzman ya da gazeteciler de ‘Ama şuna da dikkat etmek lazım ki, dünyaya kendimizi doğru anlatabilelim. Harekatın siyasi ayağı muhteşem, ancak Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadelesi ve sivillerle ilgili olarak da dünyaya kendimizi anlatabilmeliyiz’ argümanlarıyla sınırlı kaldılar. Doğrudan iktidar medyasının temsilcisi olanlarla, güya muhalif olanlar, birbirlerine yaptıkları küçük itirazları da ‘Ben böyle bir dönemde şimdi o konuları girmek istemiyorum’ cümleleriyle, ‘Ama ...ciğim, o MİT tırları manşetleri yapanları da unutamayız’ şeklindeki dost serzenişleriyle tatlıya bağladılar. Dönemin normali, o ekranda böyle bir dönemde olabilmek bunu gerektirirdi çünkü (!) Biz de bunu anlamalıydık. Onlar olmasa, bunlar bile söylenemezdi.

İktidarın bu hamle ile, iç siyasetteki sıkıntılarını aşıp aşamayacağının yanıtı zaman içinde daha net görülecek. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; iktidar medyası savaş ortamının sunduğu iklimin avantajı ile, azıcık aykırıymış gibi duranları da hanesine kazandı.

Böylesi bir atmosfer altında, Dostoyevski’nin tedirgin kahramanları gibi hisseden bizler ise, insan aklının halının altına süpürülmesine izin vermemek için şu soruları döne döne sormalıyız:

- ‘PYD bir terör örgütüdür ve biz terör örgütü ile görüşmeyiz’ diyenler, daha altı yıl önce PYD liderini Türkiye’ye davet edip kendisiyle görüşmedi mi?

- İmralı’da Abdullah Öcalan ile Suriye’nin kuzeyine dair temas kurulmadı mı? Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı açıklamalar, iktidarın Suriye’nin kuzeyine dair kaygıları bağlamında bir sondaj yaptığının göstergesi değilse nedir?

- ‘Komşularla sıfır sorun’ sloganından, komşularla ara bulucu olmadan konuşamayan bir ülkeye nasıl gelindi? Kimdir bunun failleri?

- Başka türlü çözüm ihtimalinin, aslında geçmişte adı ‘çözüm süreci’ adıyla da kabul edilmiş olan Kürt sorunun, bugün ‘terör’ parantezi içinde hapsedilmiş olması, HDP’li belediyelere kayyum atanarak, seçilmiş başkanlarının gözaltına alınmasının zemini kılınmadı mı? Gerçek böyle ise, ihanet bunu sorgulamak mı, yoksa sorgulanmasını yasaklamaya girişmek midir?

- Dünya tarihinde devletlerin sürgit yasaklayabildikleri gerçek var mıdır? Gerçeklerden güçlü tek bir devlet var mıdır?

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa