20 Ekim 2019 04:10

Adı konmamış duygular ve acemi denemeler

Adı konmamış duygular ve acemi denemeler
PAZAR
Paylaş

Bu haftayı Trump’ın yazılı ve sözlü iletişimiyle sınanarak geçirdik.

Diplomasiye özgü tüm ezberleri bozan mektubu, 280 karakterlik bir tweet içinde çelişmeyi başarması, kıraathane sohbeti havasında ifadeleri derken Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki operasyonu durdurması ile bu sefer karşımıza ana akım manşetlerinin sürrealliği çıktı yeniden.

ABD’ye rağmen operasyona girerken müthiştik ve geri adım atarken daha da mükemmeldik.

Zaten titresindi dünya gücümüzden, kim bizim sabrımızı sınamaya cesaret edebilirdi ki? Manşetler üzerinde kazanan hep biz olacaktık, gerek siyasi zekamızla, kıvrak manevra kabiliyetimizle, cesaret ve gözü pekliğimizle.

Burada verin marşı, gazetenizle birlikte MP3 formatında CD’niz bedava.

Yazılanı okuyup, gözlerine inanamayıp bir daha okumanın, içeriğin dehşetinin verdiği korkuyla yazılanın absürtlüğünün getirdiği gülme ihtiyacının karmaşık duygusunu anlatan bir kelime yok.

Adı konulamamış bir duygu.

Vatandaşı olduğun ülkenin ne kadar muhalefet edersen et sözünü geçirip yönlendiremediğin dış politikasını ellerin yanağında şaşkınlıkla izlemenin getirdiği burukluk, içte gurura dair büyüyen bir açlık, söylenmesi yasaklı bir utanç ve tamamen kendi dışında gelişen olaylar yüzünden duyulan onur zedelenmesini kapsayan duyguyu anlatan bir kelime de yok.

Bir zamanlar Ekşi Sözlük’te bir kelime türetilmişti bir duyguyu tanımlamak için: İsildemek.

Bir başkası adına utanmak hissine deniliyor. Tam da o sıralarda, Banu Alkan, televizyonda bir programda, ortada çalan bir müzik de yokken, stüdyoda parmak uçlarına kalkıp çıplak sesiyle “Neremi Neremi” şarkısını söylemeye başladığında kulaklarım dibine kadar kızarmış, saç diplerim karıncalanmış, aniden sırtımdan bir ter boşanmış, elimdeki yastığı yüzüme kapatıp o anı asla yaşamamış olmayı dilemiştim. İşte o his: İsildemek.

Duyguların tanımının da zaman içinde inovasyona ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Değişen dünya ile birlikte yeni fobiler ortaya çıkıyor ve tanımlanıyor.

Mesela Nomofobi, -No Mobile Phobia- cep telefonundan ayrı kalma korkusu olarak literatüre girmiş. Gerçekten telefon olmayınca baş dönmesi, kalp çarpıntısı, nefes almada zorluk, mide krampları gibi bir takım anksiyete belirtileri yaşanabiliyormuş.

Ya da Netless fobiyi ele alalım. Aniden bağlantısız kalma korkusunun insanın tüm yaşantısının bir anda altüst olmasına sebep olması durumuna verilen isim.

Araştırmalar internet bağımlılığının, alkol bağımlılığına oldukça benzediğini ortaya çıkarmış. İnsanların kendilerini bir maddenin etkisine maruz bırakıyor ve bundan yoksun kalmaları belli sinir yıpranmalarına, endişe (anksiyete) durumlarına yol açıyor, bu sebeple 24 saatini çevrim içi geçiren insanlar varmış.

Fobilerin adını koyabiliyoruz ama duyguları tanımlamayı ihmal ediyoruz.

Geçen hafta başka bir şehirden gelen arkadaşım bana bir kitap getirmiş. Queen Üniversitesi Duygular Tarihi Merkezi Araştırma Görevlisi Tiffany Watt Smith’in Duygular Sözlüğü.

Girişte Watt, önce duyguların icadından bahsediyor. Evet icadı.

“1830’a kadar kimse duyguları gerçekten hissetmiyordu. Onun yerine tutkular, ruh kazaları, ahlaki hisler gibi başka şeyler hissediliyor ve bugünkü duygu denince anladığımız şeyden çok daha farklı anlatılıyor” diyor.

Antik Yunan’dan başlayıp Darwin ve Freud’a da uğrayıp şu kanaate varıyor: “Duygu nedir”in cevabı sadece biyolojide ya da kişisel psikolojik tarihimizde yatmıyor. Hislerimiz, içinde yaşadığımız kültürün beklentileri ve düşünceleriyle örülüyor. Nefret, kızgınlık ya da arzu bilinen en eski, en yabani yanlarımızdan geliyor olabilir ama bunlar kullandığımız dilden, dini inanç ve ahlaki yargıdan hatta modadan, siyasi ve ekonomik koşullardan tetikleniyor, değişiyor.

Hiç duymadığım duygu adlarından bahsetmiş. Bazılarını okuyunca tanıdım. O duyguyu biliyorum, yaşıyorum ama anlatamıyorum. Meğer adları varmış dünyanın başka yerlerinde.

Mesela, eski günlerin de muhteşem olmadığını biliyoruz, tam o ana gitsek bugünkü teknolojiyi ya da bazı tecrübelerimizi özleyeceğimizi de biliyoruz. Melankoli desem değil çünkü tam anlamıyla özlemek değil, bir kısmını yeniden yeşertmeyi umut etmek de gizli içinde.

Saudade: Portekizlilerin 13. yy’da keşifler çağında bulduğu bir kelimeymiş. Uzaktaki yerler, kaybolmuş bir kişi ya da nesneye duyulan melankolik özlem, yüzeyin hemen altında atan yasla karışık umut demekmiş. Muğlak bir özlem var ama vazgeçiş ve geçmişin sevinçlerini hatırlamanın keyfiyle karışmış. Ne zaman çocukluğumu ansam tam da saudade’dir hissettiğim.

Buna benzer bir kelime daha türetebilmek isterdim.

Yani bir zamanların siyasi figürlerinin icraatlarından hiç memnun olmamak, duruşlarını tasvip etmemek ama bir BBC’ye röportaj verirken tercümana ihtiyaç duymadan konuşabildiklerini demlenmiş bir öfkeyle anmak gibi mesela.

Bazen saçma sapan şeylere aniden gözüm doluyor. Ortada büyük bir şey de yok. Mesela bir belediye işçisi yavru kediye suni teneffüs yapıyor, ufacık bir çocuk simidinin yarısını kağıt toplayan yaşıtına uzatıyor, bir mülteci çocuk 13 yaşında günde 12 saat çalışırken “Olsun hayat güzel” diyor, İstiklal Caddesi’nde o çok laf edilen Suriyelilerden bazıları sokak müziği yaparken bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyor, şarkının sözlerinin ah güzel vatanım olduğunu öğreniyorum, ağlıyorum. Başkaları da ağlıyor biliyorum.

Yalnız değilmişiz, İjirashii imiş bu duygunun adı.

İlk bakışta zayıf ve kolay incinir görünenlerin dayanıklılığı karşısında verilen, başkası adına acıma ile başlayıp gurura dönen bir tepkiye verilen ad.

Küçük Lokomotif kitabından örnek vermiş Watt. Ünlü çocuk kitabında büyük lokomotifler onu çekmeyi reddedince başa-ra-bili-rim diye diye tek başına tepeyi tırmanmaya çalışan küçük lokomotifin hikayesini çocuğuna okuyan her yetişkinin boğazının düğümlenip gözlerinin dolması gibi.

Bir atletin sonuncu geleceğini fark etmesine rağmen maratonu bitirmesi gibi, evsiz birinin bulduğu kayıp cüzdanı sahibine teslim etmesi gibi.

Japonlarla aynı duyguyu paylaşıyormuşum meğer.

Bugünlerde Instagram’a bakmak istemiyor canım. Çünkü her baktığımda bir arkadaşımın daha yurt dışına yerleşmiş olduğunu fark ediyorum.

Oysa seviyorlardı bu şehri, başka şehirleri, bu coğrafyayı biliyorum. Gitmeyi pek de istememek ama gerektiğini düşünmek. Hasret çekeceğini bile bile lades demek. Ya biz kalanlar? Biz de içindeyken özlüyoruz bir zamanlar çok koşulsuz sevdiğimiz memleketi, insanını.

İçindeyken bir şeye hasret çekebilmek ne acı.

İskoçların duygusuymuş: Hiraeth

Tanımı kitapta şöyle geçiyor:

İnsanın vatanına duyduğu derin bağ ama sıcaklık ve rahatlık hissi değil. Tedirginlikle bezenmiş bir hasret hissi, sanki bir şeyi geri alamamak üzere kaybetmenin eşiğindeymişiz gibi.

Batı Avustralya’daki Pitupi Halkı’nın 15 farklı isimde korku duygusu varmış.

Mesela, başına iş gelebileceğini bile bile doğru inandığını yapmaya devam ederken hissettiğin cesaret ve gururla başa baş giden korkunun bizde bir adı olmasın mı?

Birinin patavatsızlığını dayatıp herkesi kendisine maruz bırakıp iletişimi kendi seviyesine çekmesine duyulan kızgınlık ve şaşkınlığın, o kişinin bulunduğu konum nedeniyle değiştirilemez olmasının verdiği çaresizlik duygusu: Trumpatia’ya ne dersiniz?

Birisi hakkında olumlu yazıp yanına parantez içinde ünlem koysanız bile yargılanabileceğinizi bildiğiniz için aklınıza gelen tüm eleştiri, mizah ve kızgınlığın formunu ince eleyerek dile getirmeye çalışmanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık hissi: Rtemia olabilir mi?

Yalan ve aptallığa maruz bırakılmaya, kelimelerin yetmediği bir abesliğe isyan etmeye çalışmak: Fiksmanşetat nasıl geliyor kulağa?

Ve bunca karamsarlık içinde, bilinmezlik denizinde yüzerken, birinin sırf sen sevebilirsin diye bir kitabı İzmir’den Amasya’ya, oradan İstanbul’a otobüslerde taşımasının verdiği umut, dostluk, kendini sevmene sebep olan önemsenme hissi: Canost mesela?

Keşke duygularımızı önemsemeye, üzerine düşünmeye ve dillendirmeye vakit bulabilsek.

Böyle şaşkınlık, korku, dehşet, nefret, kırgınlık ve kızgınlık arasında sekip durmaktan çıkabilsek.

Ertesi gün işbaşı yapacak olmanın huzursuzluğu, uzun bir kahvaltı edebilecek olmanın huzuru, kahvaltıda gazete okuyabilme lüksü, o okuduklarımızın bizi mutsuz edeceğini baştan bilmenin gerginliği, günün bir anda biteceğine dair inceden bir panik, öte yandan hiçbir şey yapmama ihtiyacı…

Bu Pazar hissinin de bir tanımı olmalı.

Dingin pazarlar dilerim.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa