13 Ekim 2019 21:18

‘Bir gece ansızın’ gidilen bu yol nereye götürür?!

Paylaş

Bu kadar yürekten çağırma beni/Bir gece ansızın gelebilirim’ denilmişti şarkıda. Özlemle bekleyen sevgiliye dair ‘sürpriz bir vuslat’ niyetini yansıtan şarkının ‘taçlandıran’ dizesiydi. Devir değişti; güfteyi yazanın hayal edemeyeceği bir politik bağlamın sloganına dönüştü. Özlem ve vuslatlı güzel bir aşk dizesi, iktidarın dilinde, bir savaş parolası oldu: “Bir gece ansızın gelebiliriz”! Hem öyle “yürekten çağırmaya” da gerek yoktu, hatta “sakın gelmeyin” demeye de. Çok ‘ansızın’ da olmadı üstelik. Beklenmedik bir zamanda, bir anda yapılacak baskını işaret ediyordu ama göstere göstere “gidildi.” 

Gidilen, ‘sevgili’ değildi. ‘Düşman’ ilan edilmiş ‘komşu’nun başını sokabileceği ‘evi’ başına yıkılmalıydı. Kürdün malum kaderi sürmeliydi. Onun için, öyle ya da böyle bir siyasal statü, yaşam hakkının iptaline kadar gidebilecek can pahası bir cürret ve risk gerektiriyordu bu coğrafyada. Kendi ana yurdunda ‘terörist’ sayılmak, kadim bir ‘güvensizlik unsuru’ muamelesi görmek, ‘nüfus mühendislikleri’nin, demografik oyunların, iskân politikalarının konusu olmak vardı. 

İç ve dış dinamiklerin sıkıntıya soktuğu, dünyanın süper egemenleriyle ilişkilerinde zorda kalan bölgesel güçlerin, ‘bari şu Kürde vuralım da kudretimizi gösterelim’ dediği bu gayya kuyusunda, politik denklemler böyle kuruluyordu. İç sıkıntılar, dış gerilimler ne kadar derin ve can yakıcıysa, ‘hazırda bekleyen’ düşmanın canını da o kadar yakmak gerekiyordu. Tersinden de okunabilirdi bu denklem: Kürdün canı ne kadar çok yakılıyorsa sıkıntı ve gerilim o kadar fazla demekti. 

Dolayısıyla bu bir süreçti ve hiç bir şey öyle şarkıdaki gibi ‘ansızın’ olmuyordu. Bir eski başbakan “oylarımız yükseliyor” dememiş miydi IŞİD’li katillerin 20 Temmuz’da, 10 Ekim’de patlatarak yüreğimizi en derin yerinden yakan, can yoldaşlarımızı bizden koparan bombaları sonrasında... 7 Haziran’da kaybedilen “milli irade” ismiyle pazarlanan oy çoğunluğu, 1 Kasım’a doğru böylesine ‘şiddetle’ sağlanmıştı yeniden. Politika, bir bölme ve birleştirme eylemiydi sonuçta. Şiddet ve savaş da öyle. Zordaki iktidar için, muhalefet güçlerini bölmek, kendi hizasına çekip bütünlemek aracıydı. 

Şimdi yaşadığımız da aynı hikâyedir.

Bu sefer sıkıntı ve gerilim çok daha büyük.

Dolayısıyla denklemin savaş ve şiddet unsuru da o kadar ‘radikal’ ve keskin. 

Aslında başından beri girilmiş bir başka ülkenin ‘iç savaşına’ boyut kazandırmak, Suriye’nin en güvenli bölgesine ‘güvenlik ve toprak bütünlüğü’ adına girmek!.. Savaş kadar keskin ve şiddetli bir açmaz içermiyor mu zaten? Suriye’nin ‘toprak bütünlüğü’ için çeşitli öneriler, farklı stratejiler önerilebilir elbette. Ama böylesi bir gerekçenin ‘makul’ olduğuna Macar faşistleri, Pakistan’ın ve Katar’ın gericileri inanabilir ancak. 

Geriye gerçeğin kendisi kalıyor: Dünyanın neresinde olursa olsun statüsüz Kürt! Ve elbette, ona vururken ‘ulusal çıkar’ parantezine tıkıştırabildiklerin ölçüsünde pozisyon kazanmak, sıkıntılarını ötelemek...

31 Mart-23 Haziran hezimetinin gösterdiği meşruiyet ve ‘operasyonel kapasite’ krizinin düzeyi, ekonomi ve dış politikada çemberin sürekli daralması, bir dönem olduğu gibi ‘açılım’ veya ‘demokratikleşme’ vb. egzersizlere dair bir tek sözün bile kalmamış olması vb. üzerinden şekillenmiş ‘tükeniş’ sürecini en azından sislemek için ‘başarı ve zafer’ hamaseti dışında başka yol mu kalmıştı sanki?! Hem, ‘devlet aşkının’ insanı sevmekten daha öncelikli olduğu tarihsel kültürel-siyasal damardan beslenen bir ‘muhalefet’ ayarının böylesine ‘sağlam’ durduğu bir zeminse söz konusu olan... Akan sular duruyor! 

Daha üç beş gün önce yaptıkları konferansta, ‘Suriye’nin kuzeyine olası harekât ulusal çıkarla değil hükümetin çıkarıyla ilgilidir’ mealinde konuşan ‘ana muhalefet’, “içimiz kan ağlaya ağlaya” da olsa ‘arkanızdayız’ diyebiliyor. İktidara adayız diyenlerin şimdi iktidarın ancak arka sıralarında hiza tuttukları doğrudur. ‘Terör mevzilerine’ yönelmiş obüs ve tank ateşleri, bir tuhaf kıvamdaki ‘muhalefetin‘ işbirlikçi gerçeğine de tam isabet kaydetmektedir artık. 

“İktidar çöküyor” deyip çıkmaz ayın son perşembesindeki seçimleri işaret edenlerin, bu manevra karşısındaki çaresiz teslimiyetleri hazindir. 

Evet, ‘tekçi rejim’ için alarm zilleri hiç olmadığı kadar şiddetli çalıyorken, içine itildiğimiz savaşla birlikte yeni bir “milli nizam” dayatılıyor. İktidarların en keskin politikasıdır savaş. Ya aleyhine işleyen toplumsal ve siyasal dinamikleri düzleyip hizaya sokacaktır, ya da çalınan hücum borusu, kendi yıkımıyla da sonuçlanabilecek bir maceranın başlangıcına işaret edecektir. 

Bilinir ki, çukurların standart derinliği yoktur.

Daha derini hep vardır.

Kardeş halkların arasına yıllar yıllar boyunca telafisi mümkün olamayacak ‘nifaklar’ ekleyenleri ‘konuk’ alacak kadar derinleri de...

Görmek, anlamak için tarihe bakmak yeterlidir.

 

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa