13 Ekim 2019 21:09

Influencer ne, kim ki kanaatin önderi?

Influencer ne, kim ki kanaatin önderi?
PAZAR
Paylaş

Influencer kavramı son 10 yılda hayatımıza girdi ve kısa sürede popüler mesleklerden biri haline geldi.

Influencer, sosyal medya ve dijital platformlarda deneyimlerini paylaşarak belirli bir topluluğu etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olan kişi veya gruplara verilen isim. 

Kelimenin tam bir Türkçe karşılığı yok, çevirisi olan “etkileyen” kelimesi tam karşılamıyor ve en çok kanaat önderi ile karıştırılıyor.

Kanaat önderinin tanımı ise fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan lider diye geçiyor.

İkisi arasındaki önemli farklar var: Influencer’ların gücü pazarlama alanında değerlendirilirken kanaat önderinin rolü sosyoloji, psikoloji ve siyaset bilimini ilgilendiriyor. Influencer olmak için uzmanlık gerekmezken kanaat önderi, toplulukları temsil görevinde, tartışılan konuda en yüksek bilgi birikimine sahip öncü kişilere deniliyor. Bir nevi aydın tanımı. 

Bizde bu iki kavramın iç içe geçmesi sürekli sakil durumlara sebep oluyor. Bir bilmeyenin izansız beyanlarıyla toplulukların fikri gerçekten değişiyor mu yoksa kafalar mı karışıyor, galeyan mı tetikleniyor yoksa birileri bize şaka mı yapıyor, anlamak çok mümkün olmuyor.

Gerçek hayatta ne iş yaptığını bilmediğimiz, uzmanlığından haberdar olmadığımız ya da geçmişiyle ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığımız zatlar çıkıp Suriye’ye düzenlenen harekât hakkında, Trump’ın Türkiye ekonomisi üzerindeki tehditleri hakkında beyanlarda bulunabiliyor. Kim ki bu diye bakıyorum, sanırım komedi şov sunuyor bir kanalda, diksiyonu sorunlu sesiyle bir bakmışsınız gece kulüplerinde bel altı espriler yapıyor bir bakmışsınız Kuran kursu talebelerinin mezuniyet töreninde yer alıyor. Bu zat kimin hangi kanaatine ne önderi olmaya çalışıyor?

Albümü satmayan şarkıcılar hızla komando marşları üretiyor, eski eşlerinin açtığı şiddet davaları dağ olmuş adamlar kadın hakları konusunda beyanatta bulunuyor. Bazı mankenler var, son defileye çıktığı sene doğan çocuklar reşit olmuştur, şimdilerde sınır ötesi harekatla ilgili bilgilendirme yapıyor, uluslararası yayın yapan devlet kanalı da kalkıp bunu haber olarak veriyor.

Sorunları bağladıkları yer de işaret ettikleri çözümler de dudak uçuklatıyor, yaptıkları yorumlar tansiyon fırlatıyor.

Bu arada uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji, hukuk ve benzeri bölümlerdeki akademisyenler bir önceki Barış taleplerinden dolayı yargılanıyor, uzaklaştırması var okula dönemiyor, ana akım medyada “persona non grata” ilan edilmişler, ekrana çıkamıyor.

Konunun uzmanı olarak medyada yer alması gereken insan bulunamıyor.

Sanatçıların geniş bir hedef kitlesi olur. Farklı sosyo-ekonomik koşullardaki, farklı kültürel birikimdeki insanlar aynı müziği, filmi, oyunu sevebilir.

Bu sanatçıların söylemlerinin etki alanı büyük olur, doğal bir kanaat önderliği içerir. Bu her yerde böyledir. Örneğin Sarah Jessica Parker’ın Selahattin Demirtaş’ın Seher kitabıyla görüntülenmesinin elbette ki bir yankısı oldu. Robert De Niro’nun Tony Ödülleri’nde Trump hakkında konuşması da bittabi Amerikan halkında karşılık buldu ve daha bu cuma 81 yaşındaki Jane Fonda’nın iklim eyleminde gözaltına alınması muhakkak daha önce konuyla hiç ilgilenmemiş birilerinin dikkatini iklim konusuna çekti.

Ancak bizde başka sorunlar var: 

1- Konunun gerçek uzmanlarının görüşlerine ulaşamamak, gündem olmasını sağlayamamak.

2- Sanatçı kavramı ile popüler zat arasındaki farkı tanımlayamamak

3- Popüler zatların ortaya attığı söylemlerin gündemde edindiği yer yüzünden ana konuyu kaçırıyor olmak.

En yetkili ağızdan defalarca ifade edildiği gibi bu iktidar kültür ve sanat işinde oldukça geri kaldı.

Bu bayrakları seküler kesimden devralamadı. O zaman da transfer edebileceği simge isimler arayışına girdi. Yani aslında kendi görüşüyle ya da kendi alanında hareket etse kanaat önderi olabilecek isimleri fikri pazarlamada birer “influencer” olarak değerlendirdiler. Müzik ve sinema sektörlerinden belirli isimler bir anda bu görüşe transfer oldular. Gün geldi sansürü haklı buldular, gün geldi askere moral turlarında poz verdiler, gün geldi evladını muhalefet partisi önünde arayan anaların yanında “mağdur iktidarın” temsilcisi rollerini oynadılar. Onlar kazandıkça peşlerine popüler olmak isteyenler takıldı. Hangi işi nasıl icra ettikleri çok da önemli değildi, aynı gemiye binmek için öyle gönüllüydüler ki kraldan çok kralcıydılar, vur dedikçe öldürüyorlardı. Onların açıklamalarının bunca abes oluşu belki daha çok ilgi çekme isteğiydi belki de “az ünlülük sendromu” denilmeli.

C. Wright Mills’in, İktidar Seçkinleri kitabında Savaşın Beyleri başlığı, savaşın şiddet kısmını tartışırken, Gaetano Mosca’nın “Her toplumda şu ya da bu miktarda bazı insanlar vardır ki bu kimseler gerekli biçimde tahrik edildiklerinde şiddete başvurmak eğilimi göstermektedirler” tespitini ele alıyor.

Diyor ki: “Bu tür insanlar bir de deha olma ve tarihsel fırsat edinme olasılığı bulsalardı her birinden bir Napolyon çıkardı. Bu tür kimseler büyük ideallere sahip olabilecek niteliğe geldiklerinde Garibaldilerle, ideale, dehaya değil de sadece şansa sahip olduklarında Mussolinilerle, iş dünyasında yer aldıklarında ise bildiğimiz gangsterlerle karşılaşmaktayız”

Bizim toplumumuzda bu “tahrik uyarınca şiddete başvurma eğilimi” ya da suçta tahrike sığınma oldukça yüksek oranda. Ağır tahrikin indirimi bile var yasalarımızda.

Bir konuyu meşru kılmak için pazarlama planı uyarınca da “influencer”lar devreye giriyor icabında.

Bu arada sessiz sedasız hayatlarında peşlerine kimsenin takılmasını beklemeden kendini yakarak insanlığı aydınlatanlar var bir de.

İran’da erkek kılığında Azadi Stadyumunda maça girmeye kalktığında yakalanıp tutuklanan ve mahkeme önünde kendini yakan Seher Hudayari gibi. 

Hudayari’nin ölümünden 1 ay sonra aynı statta 3500 İranlı kadın maç seyretti. 1979’dan beri giremedikleri o stadın kapılarını kendini ateşe veren gencecik bir kadın açtı. 40 yıllık bir tabu yıkıldı, tabulardan korkmayan bir kadınla.

Judith N. Shklar, Political Thought and Political Thinkers’ta korku politikalarını anlatırken korkunun bir diğer etkisinden de bahseder: parçalı bir çağda kaçınılması gereken korku konusunda hemfikir olabilmekten.

Bireycilik çağında yitip gitmiş görünen bir ortaklık duygusunun yeniden tesis edilmesine değinir. Sistematik korku bir noktada politik özgürlüğü getirebilir, der ancak bu herkesin kendi refahı için korkması değil, herkesin yurttaş hemşehrileri için de korku duymasıdır.

Ve ne acıdır, birleşebilmek için görünen o ki bizim de elimizde ancak sistematik korku kalmıştır.

Şahsi refahını gözeterek en risksiz gördüğü yere yamanıp kendini garantiye alan, sonra da kitleleri coşturup ateşlere atan ilgi arsızlarına inat, bedenini alevlere saran Seherler var.

Nazım Hikmet’in Kerem Gibi şiiri sanki o daha doğmadan çok yıllar öncesinden Seher’e yazılmış gibi:

Hava kurşun gibi ağır!

Bağır

bağır

bağır

bağırıyorum.

Koşun

kurşun

eritmeğe

çağırıyorum...

O diyor ki bana:

Sen kendi sesinle kül olursun ey!

Kerem

gibi

yana

yana...

Deeeert

çok,

hemdert

yok

Yüreklerin

kulakları

sağır...

Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:

Kül olayım

Kerem

gibi

yana

yana.

Ben yanmasam

sen yanmasan

biz yanmasak,

nasıl

çıkar

karanlıklar

aydınlığa.

Hava toprak gibi gebe.

Hava kurşun gibi ağır.

Bağır

bağır

bağır

bağırıyorum.

Koşun

kurşun

eritmeğe

çağırıyorum...

Bu pazar yazısı Hudayari’nin anısına, tarihin mütevazı öncülerine hürmet ve minnetle…

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa