11 Ekim 2019 00:27

Operasyonun yanıtsız bıraktığı sorular

Paylaş

Türk ordusunun Fırat’ın doğusuna yönelik hava bombardımanı ile başlattığı ‘Barış Pınarı’ operasyonu, Tel Abyad ve Serêkaniyê’ye (Rasulayn) yönelik kara operasyonu ile devam ediyor. Operasyonun başlamasının ardından tıpkı Afrin operasyonu döneminde olduğu gibi operasyonla ilgili eleştiri ya da kaygıları olan bütün muhalif toplum kesimlerini baskı altına almaya yönelik bir rüzgar estirilmeye çalışılıyor. Daha ilk günden sosyal medya paylaşımlarına yönelik gözaltı ve soruşturmalar başlatıldı, konuyla ilgili bildiri ve açıklamalar yasaklandı. Savaş tezkeresinin Meclisten HDP dışındaki muhalefet partilerinin de onayıyla geçirilmiş olması, iktidarın politikalarına yönelik eleştirilerin bile “terör destekçiliği” olarak hedef gösterilmesinin dayanağı haline getiriliyor.

Oysa ortada bir gerçek var: Operasyon başlatılmış olmasına rağmen operasyonun öncesinde hangi pazarlıkların yapıldığı, operasyonun nasıl devam edeceği ve Türkiye’nin bundan sonra nelerle karşılaşabileceği konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor. Bu ülkede halka karşı sorumluluk duygusu taşıyan partilerin, sendikaların, kitle örgütlerinin, aydınların, medya kuruluşlarının görevi her şeye rağmen ülkenin karşı karşıya bırakıldığı tehditle ilgili soru ve kaygıları yüksek sesle dillendirmek ve bu konuda uyarıcı olmaktır. Tabii CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi, iktidarın Suriye politikası ve operasyona dair ciddi sorular sorup sonra bunları anlamsız hale getirecek biçimde tezkere ve operasyona destek vererek değil!

Şimdi operasyonun başlamasının ardından akıllara takılan ama pek sorulmayan/sorulamayan sorulara geçebiliriz.

Birinci olarak: ABD’nin sınır bölgelerindeki askerlerini çekip operasyona ‘olur’ vermesinin ardından PYD Sözcüsü Salih Müslim “Sınır hattı dışındaki alanlarda ABD ile iş birliğinin devam ettiği” açıklamasını yapmıştı. Bununla birlikte ABD Başkanı Trump’ın her fırsatta “Sınırları aşarsa Türkiye’yi mahvetme” tehdidini tekrarladığı biliniyor. “Sınırları aşma” tehdidi, Türkiye’deki iktidarın ABD ile belli pazarlıklar yaptığını gösteriyor -ki, dün Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülnur Aybet “Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan operasyonun kapsamı konusunda tam olarak anlaştılar” açıklamasını yaptı. Erdoğan’ın Trump’a yönelik olumlu açıklamalar yapması ve 13 Kasım’da iki liderin görüşecek olması da ortada bir anlaşma olduğu kanısını güçlendiriyor.

Soru şu: Erdoğan ve Trump arasındaki anlaşma neleri kapsıyor? Anlaşmaya göre operasyonun sınırları nasıl belirlendi ve operasyon izni karşılığında Trump’a/ABD’ye neler vadedildi?

İkinci soru da şu: ABD Başkanı Trump, “IŞİD’li mahkumların artık Türkiye’nin sorumluluğunda” olduğunu söylüyor ve Türkiye’deki iktidar cephesinden bunu yalanlayan bir açıklama yapılmış değil. Erdoğan iktidarı, büyük bir tehdit olarak gördükleri için dünyanın hiçbir ülkesinin sorumluluklarını almak istemediği binlerce IŞİD tutuklusunun sorumluluğunu almayı neden ve nasıl kabul etti? Ülkenin başına yıllarca bela olabilecek IŞİD’li tutukluların sorumluluğunu kabul etmek operasyona ‘olur’ almanın karşılığında verilmiş tavizlerden biri midir? “Milli güvenlik” adına yapıldığı söylenen bir operasyonda ülkenin başına yeni belalar almak Suriye politikasındaki yanlışlara yenilerini eklemek anlamına gelmez mi?

Kara operasyonunun Tel Abyad ve Serêkaniyê’den (Rasulayn) başlatılmış olmasının akıllarda bıraktığı soru da şu: Operasyonun Arap nüfusunun yoğun olduğu noktalardan başlatılmış olması ve operasyona ÖSO’nun da (Suriye Milli Ordusu) katılması, buralarda Azez, Cerablus gibi “güvenli cepçikler” oluşturulmasının amaçlandığını düşündürüyor -ki gerek ABD’nin sınır bölgesi dışında SDG ile iş birliğini sürdürüyor olması ve gerekse operasyonun başlatıldığı bölgeler daha sınırlı bir operasyona işaret ediyor. Öyleyse operasyonun amaçlarından biri olarak açıklanan “SDG tehdidinin ortadan kaldırılması” hedefi de propagandif bir hedef olarak kalmaktadır. Burada SDG’nin iddia edildiği gibi bir tehdit olup olmadığı ve sorunun operasyonla çözülüp çözülemeyeceği de başka bir tartışma konusudur. Ancak bu durumda daha baştan gerekçe olarak gösterilen hedefleri gerçekleştiremeyeceği bilinen bir operasyonda neden ısrar ediliyor? Bu ısrar operasyonun ülkenin güvenliğinden çok hem ekonomik ve hem de siyasal olarak ciddi bir sıkışmışlık yaşayan iktidarın ihtiyaçları bakımından dayatılmış bir operasyon olduğu anlamına gelmez mi? Operasyon üzerinden ülkede bir seferberlik havası yaratılarak baskı ve yasakların dayatılması, bu operasyonun gündeme getirilmesinin iktidarın iç politikadaki ihtiyaçlarından bağımsız olmadığını göstermez mi?

Dördüncü olarak şu noktayı da es geçmemek gerekiyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kürtlerle sorunumuz yok” diyor. Peki, ülkesinde üç büyük Kürt kentinde seçilmiş belediye başkanlarını bile hiçbir hukuki dayanağı olmadan görevden alıp yerlerine kayyum atamış bir iktidarın bu konuda inandırıcı olması mümkün müdür? ‘Çözüm süreci’nde Suriye Kürtleri ile de görüşen iktidar, bugün kendi Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü için adım atmış olsaydı Fırat’ın doğusunu yine bir tehdit olarak görecek miydi?

Ve son olarak şunu soralım: 8 yıl aradan sonra avukatları ile görüştüğünde Öcalan, SDG’ye “Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olma” ve “Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde demokratik bir çözüm” çağrısı yapmış ve bu konuda sorunun çözümü noktasında görev ve sorumluluk almaya hazır olduğunu söylemişti. Öcalan’ı devreye sokmak gibi külfetsiz ve halklara barış ve huzur getirebilecek bir seçenek varken ciddi riskler taşıyan ve ülkeyi yeni sorunlarla karşı karşıya bırakabilecek bir operasyonda ısrar etmek gerçekten bu ülkenin çıkarına mıdır?

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa