30 Eylül 2019 23:45

Suriye konferansı ve CHP’nin açmazı

Paylaş

AKP-Erdoğan iktidarının Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunduğu 2011’den bu yana Suriye savaşı, Türkiye’de siyasetin gündeminin hep başlarında yer aldı. Bu dönem boyunca CHP’nin Suriye’ye müdahale politikasına itirazlarına rağmen en somut örneğini Afrin operasyonunda gördüğümüz iktidarın politikalarına yedeklenmekten kurtulamayan bir çizgide muhalefet yaptığını söyleyebiliriz. Erdoğan iktidarının “terör soru-nu”na indirgeyip savaş ve müdahaleye dayalı bir çözümü dayattığı Kürt sorununda hala devletin kurucu partisi refleksi ile davranıp tutarlı bir politika izleyememesi, CHP’nin iktidarın politikalarına yedeklenmeden kendini kurtaramamasının en önemli nedeni olageldi.

CHP’nin 28 Eylül’de düzenlediği ‘Uluslararası Suriye Konferansı’ çok geç kalınmış bir adım olmasına rağmen Erdoğan iktidarının Suriye konusunda uyguladığı politika karşısında yeni çözüm ve arayışların tartışılmaya açılması bakımından önemli ve olumludur. Ancak bu durum girişte de belirttiğimiz CHP’nin iktidarın baskılanması altında kalmasının ve siyasi tutarsızlıklarının bu konferansta da kendini gösterdiği gerçeğini de değiştirmiyor.

Her şeyden önce CHP’nin düzenlediği konferansa Suriye’de olası bir siyasi çözümün en önemli taraflarından biri olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yönetimindeki bölge-den hiçbir siyasetçinin çağrılmamış olması, aslında bu konferanstan çıkabilecek sonuçların da sınırlarını belirledi. Çünkü nasıl katılımcıları Erdoğan, Putin ve Ruhani arasında yapılan pazarlıklar sonucu geçtiğimiz günlerde yine SDG dışlanarak oluşturulan Suriye Anayasa Komitesi’nden bütün Suriye halklarını kapsayacak demokratik bir anayasa hazırlaması beklenemezse, Fırat’ın doğusunda Kürtlerin yönetimindeki bölgeden siyasetçilerin katılmadığı konferansın da adından yola çıkarak söylersek-ki konferans ‘Suriye’de Barışa Açılan Kapı’ adını taşıyor- Suriye’de barışın kapısını aralaması mümkün değildir.

Cenevre toplantıları gibi bugüne kadar Suriye konusunda yapılan uluslararası toplantılarda Türkiye’deki Erdoğan iktidarının baskısıyla Kürtlerin katılımı nasıl engellendiyse, CHP’nin konferansında da Kürtlerin katılımının ihmal edilmesinde iktidarın baskısının önemli bir etkisinin olduğunu tahmin etmek zor değil. Çünkü CHP’nin Kürtlerle yakınlaştığı ya da yakınlaşabileceği koşulların oluştuğu her dönemde iktidar blokunun (AKP ve MHP’nin) yönelttiği “terör destekçiliği” suçlamasının baskısı altında kaldığını biliyoruz.

Konferansın sonuç bildirgesinde “Türkiye’nin Suriye sahasındaki askeri varlığının kontrollü biçimde azaltılması yerine sürekli arttırılmaya çalışılması ülkemizi çoklu güvenlik teh-ditleriyle karşı karşıya bırakmaktadır” gibi doğru ve oldukça önemli bir tespit yapılıyor. Fakat İdlib’deki cihatçılara kol kanat gerilmesinin ötesinde bugün Türkiye’yi çoklu güvenlik tehditleriyle karşı karşıya bırakan siyasetin en somut karşılığı Fırat’ın doğusuna müdahale arayışıdır. Dolayısıyla bu konuda bir şey söylemeden bu tespiti yapmak eksik kalmaktadır. Ancak konferansa Suriye Kürtlerinden temsilciler katılabilseydi Erdoğan iktidarının müdahale için gerekçe yaptığı tezlerinin geçersizliği ortaya konabilecek; Suriye Kürtlerinin Türkiye için bir tehdit oluşturmadıkları gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde demokratik bir çözümden yana oldukları da görülebilecekti.

Sonuç bildirgesinde “Bölgemizdeki ve bölge dışındaki siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunun Suriye’deki krize barışçıl yollarla son verme gayreti içinde oldukları” tespiti de yapılı-yor-ki bu tespit aslında Suriye savaşının nedenlerinin ve arkasındaki güçlerin doğru tespit edilemediğine işaret ediyor. Çünkü bugün Suriye’de barıştan söz eden güçler, aynı zaman-da Suriye üzerinden bölgesel paylaşım ve egemenlik mücadelesini sürdüren ve bu amaçla Suriye savaşında vekaletçilerini sahaya süren güçlerden başkaları değildir. Ancak mevcut iktidara karşı yeni bir burjuva seçenek olarak öne çıkmaya çalışan CHP’den böylesi bir antiemperyalist tutum beklemek de gerçekçi değildir.

Bildirgede “Suriye yönetiminin meşru muhatap olarak görülmesi”, “Suriye’nin farklı dil, din, mezhep ve etnik aidiyetlerin bileşimiyle oluşan çoğulcu ve seküler toplumsal dokusu-nun korunmasına özen gösterilmesi”, “Suriye’de faaliyet gösteren cihatçı örgütlere ve silahlı muhaliflere verilen desteğin derhal sona erdirilmesi” gibi önemli talep ve öneriler de yer alıyor.

Ancak tam bu noktada Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konferansta yaptığı konuşma, CHP’nin Kürt sorunu ve barışçıl çözüm konusundaki tutarsızlıklarını ve açmazlarını bütün açıklığı ile ortaya koyuyor: “Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlama amacıyla Suriye’de sürdürdüğü terörle mücadelenin meşruluğuna inanıyoruz. Ancak bu mücadelenin Şam yöneti-miyle ilişki kurularak sürdürülmesi gerektiğine inanıyoruz.”

Elbette bugün Suriye yönetimi meşru muhatap durumundadır ve meşru olmayan Türkiye’deki iktidarın onu dışlayan arayışlarıdır.

Fakat öte yandan Türkiye’deki iktidarın bugün cihatçı gruplarla bir mücadelesi olmadığına göre “terörle mücadele” adına meşru görülen Fırat’ın doğusunda Kürtlere yönelik müdahale arayışıdır. Bu yaklaşım bütün itirazlarına rağmen CHP’nin iktidarın savaşçı politikalarına yedeklenmeye açık pozisyonunun devam ettiğine ve yine bütün karşı çıkışlara rağmen emperyalistlerin Kürt sorununu kullanarak Türkiye’yi yeni çatışma ve gerilimlere sürüklemesine açık kapı bırakıldığına işaret ediyor.

Bu kapının bizi barışa götürmeyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok!

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...