30 Eylül 2019 00:30

Sarı kavak

Paylaş

Yaşlı dünyamız bir süredir bulunduğumuz coğrafyada biriktirdiği enerjisini boşaltmaya, kabuğunu yerleştirmeye çalışıyor. İnsanın gözü dönmüş kar hırsı ile doğada oluşturduğu tahribatın ötesine geçtiği, kendi kendini yok etmeye programlanmış bir hızla hem doğayı hem de kendini tükettiği bir dönemdeyiz. Yazın son günleri, hatta artık sonbaharın başında sabırla beni bekleyen teyzemi almaya geldiğim güzelim Datça yarımadasının sayısız büklerinden birinde, ılgınların altından pazara doğru yürürken Walter Whitman’ın 1876 yaz sonunda boyu neredeyse 30 metreyi bulan bir sarı kavağı tanımlaması geldi aklıma. “Nasıl güçlü, canlı ve dayanıklı! Nasıl sessiz ama etkili bir belagat! İnsanın yalnız görünüşle sınırlı karakterinin aksine öylesine ağırbaşlı bir varoluş!” Ondan neredeyse bir yüzyıl sonra Arendt insanın var olmak yerine görünmekle yetinmesine değinirken Whitman’dan mı esinlendi bilinmez ama bir pazar sabahı ılgın ağaçlarının eşlik ettiği yürüyüş bana bu iki sevdiğim yazarı ve dünyanın hallerini çağrıştırdı.

Bir aydır yollardaydım, İsviçre’yi de katınca 8 şehirden geçmişim kısa aralarla. Dokuzuncu şehirde de ılgınlar karşıladı beni işte. Biraz yavaşlayıp, dönüş için toparlanırken görünenin ardına bakabilme olanağı oldu bu durak. Geçip ardımda bıraktığım şehirlerden aklımdan çıkmayan üçü seçilmiş eş başkanların görevden alınıp, kayyımların atandığı Van, Diyarbakır ve Mardin. Millet iradesi deyip halkın iradesini yok sayan iktidarın, hâlk ile vatandaşı ayıran öncüllerinin yolunda ilerleyişini izliyoruz 19 Ağustos’tan beri.  Canım Ayşegül Tözeren’in insanlığa dair hissettiği kardeşlikle evi başına yıkılmış insanları kardeş aile belleyip verdiği destek ve dayanışmanın suça dönüştürüldüğü, evinin basılıp gözaltına alındığı günler. O içeride biz dostları dışarıda, doğum günü için parkta pasta keserken polislerin nizami kesiyor muyuz diye eşlik ettiği, kayyımlara sesini çıkaranların şiddetle derdest edilip Türkiye’nin dört bir yanında nezarethaneleri doldurduğu yaz günleri… Baktılar şiddetle derdest etmeler pek iyi bir görüntü oluşturmuyor, saldırmaktan vazgeçip başka görüntülerin peşine düştüler.

Çocuklarının PKK tarafından kaçırıldığını iddia eden ve gidip HDP Diyarbakır İl Binası önünde oturmaya başlayan bir, sonra sayısı artan annelerin görüntüsü düştü önce ekranlara. Oysa gözaltına alınıp bir daha dönmeyen, bir bölümü işkencede öldürülüp kimsesizler mezarlığında izi sürülen çocuklarının ziyaret edebilecekleri bir mezarları olsun diyen Cumartesi Anneleri tam bir yıl önce bir Ağustos günü oturmalarının 700. Haftasında copla, gazla Galatasaray Meydanından sürülüp İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesinin önüne sıkıştırılmış, oturanlardan çok polis eşliğinde açıklamalarını yapmaya çalışmaktaydı. Son zamanlarda eski Beyaz Toros’ların muadili siyah Transporter’larla götürüldükleri, aylarca işkence edilip bir günde polis nezarethanelerde ortaya çıktıkları iddia edilen, bazısı ise hâlâ bulunamamış insanların aileleri AKP’nin Ankara’daki binası önüne gitmeye kalktı ama devletin hiddetli yüzü hemen ortaya çıktı. Oysa HDP önü iyi görüntü veriyor olsa gerek ki, o sahneye Bakanlar bile gitti.

Diyarbakır’da bir sokak ötede demokrasi için nöbet tutulurken, saldırmak iyi görüntü vermediği için kullanışlı görüntü peşinde annelerin acısını, yoksunluğunu istismar etme utancını ömür boyu taşıyacak olurdu bir sarı kavak belki, ama görüntü peşindeki insanlık çoktan varoluş amacını yitirdi görünür olma peşinde.

Oysa kaçırıldığı iddia edilen, zorla kaybedilmiş kişiler için etkili soruşturma yapma görevi devlet organlarının. İçişleri Bakanı gidip HDP önünde oturmak yerine çalışmasından sorumlu olduğu birimleri harekete geçirmekle yükümlü. İnsanlık ailesinin binlerce yıllık varoluşunda verdiği sözler, yazdığı sözleşmeler de belli ki görüntünün ardında kalmış. Sarı kavaklardan, ılgınlardan öğreneceklerimiz var. Whitman’ın o sessiz belagat için yazdıkları bugünün bilimsel bilgisi. Köklerden köklere iletilenlere kulak versek…

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa