18 Eylül 2019 23:50

Cehaletin altın çağı

Paylaş

Harika teknik direktörlerimiz var!.. Burunlarından kıl aldırmayan, “Ben her şeyi bilirim ve her zaman haklıyım” havasında, ego ve kibir abidesi teknik direktörler... Ülkede hiçbir insanın hayal bile edemeyeceği paralar karşılığında sözleşme imzalayıp yenildikleri ya da puan kaybettikleri maçların ardından bütün sorumluluğu hakemlere yükleyerek işin içinden sıyrılmaya çalışacak kadar yüzsüz ve utanmaz kişiler... Aslında hakemleri suçlamaları, hedef tahtasına koymaları hatta zaman zaman hakemlere tehditler savurmaları, dikkatleri kendilerinin dışına yönlendirip bilgisizliklerini, yetersizliklerini kamufle etme çabasından başka bir şey değil...

Onca paranın kendilerine, bahane üretmek için değil, oyuncuları ve oyunu geliştirmek için verildiğini unuturlar.

Bahane üretmenin yanı sıra en iyi bildikleri iş, transfer talep etmektir. “Bahaneci” ve “transferci” halleri, bilgi seviyesi açısından ortalama taraftardan pek bir farkları olmadığını gösterir…

Teknik direktörlerimizin diğer önde gelen ortak özelliği sürekli olarak Allah’tan, duadan, şanssızlıktan söz etmeleridir. Maçlardan önce duaların esirgenmemesini isterler. Allah’ın niye rakip takıma değil de kendilerine yardım etmesi gerektiği sorusu asla yanıtını bulamasa da bu hiçbir şeyi değiştirmez. Her galibiyetin sonunda, ortaya konan emekler inkar edilircesine Allah’a şükredilir…

Bazı kişiler, bir motivasyon ve konsantrasyon unsuru olarak inancın bu biçimde işin içine sokulmasına ihtiyaç duyabilirler. Bunda elbette bir tuhaflık yok. Lakin inanç, mistik güçlerin bu oyunun en temel ve öncelikli belirleyicisi olduğu düşüncesine kadar ulaşırsa iş o zaman çığırından çıkar. Mistik kaderci bir yaklaşımın hakimiyetindeki ortamda bilginin, emeğin önemi ve değeri anlaşılmaz hale gelir. Düşünsel üretim ve yaratıcılık ağır darbe alır. Sonuçta da gelişimin önünde devasa bir engel oluşur…

“Şans” kavramını da çok güzel kullanır teknik direktörler. Şanssızlıkla maç kaybettikleri çok olur ama nedense hiçbir maçı şansın yardımıyla kazanmazlar!.. Yenilgiyi şanssızlıkla açıklasalar da galibiyeti asla şansla ilintilendirmezler. Galibiyet tabii ki teknik direktörün eseridir!.. Şans da neymiş?

Teknik direktörler, taraftarlarından da sık sık “en büyük gücümüz/kozumuz” şeklinde söz ederler. Bu da bir anlamda yetersizlik itirafıdır. Taraftarlar gerçekten bir takımın en büyük gücüyse teknik direktöre niye ihtiyaç var ki o zaman? Bilgi ve düşünce ekseninin dışında kalarak futbolla sadece duygusallık üzerinden bağ kuran bir insan grubunu “en büyük güç” olarak kabul etmek, popülizmin sığlığında kurnazlık yapmaya çalışmak anlamına gelir. Tabii bilgi ne kadar azsa, taraftarları yedeklemek o kadar önemli. 

Ayrıca, kazanma odaklı anlayışın damgasını vurduğu bir spor kültürüne sahibiz. Böyle arızalı bir kültürün hüküm sürdüğü ortamda, en büyük güç denilen taraftarların, üst üste iki yenilgi sonrasında ne tür pozisyon alacağını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Futbolumuza, bilginin ve emeğin gücüne inanmış, yenilgi sonrasında arkasına sığınacak bahane aramayan, eleştiriye açık, taraftar yalakalığından medet ummayan kişilikli teknik direktörler lazım.

Ne yazık ki, böyle teknik direktörler göremiyoruz. Cehaletin el üstünde tutulduğu ve kazanmak adına oyun dışı her yöntemin pervasızca devreye sokulabildiği alabildiğine yozlaşmış bir ortamda, futbola bilim temelinde bakan erdemli teknik direktörler elbette barınamaz.

Harcanan paralarla, bunun sonucunda ortaya çıkan iş kıyaslaması yapıldığında futbolun devasa bir dolandırıcılık sektörü haline geldiğinden bile söz edilebilir…

Cehaletin bu kadar büyük maddi kazanç elde ettiği başka bir sektör yok çünkü…

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa