08 Eylül 2019 03:00

Kangal’dan kömür karası kül sarısı öyküler

Kangal’dan kömür karası kül sarısı öyküler
PAZAR
Paylaş

İsmet Seyfi gölgesine sığındığı kerpiç evin duldasının bile sıcaktan korunmasına yetmeyeceğini anladı. Alnı, kıvırcık saçlarının arası, kulunçlarından kuyruk sokumuna kadar tere batıp çıkmıştı. Kuru bir söğüt dalından topal ayağına destek için yaptığı çatalını koltuğunun altına yerleştirip kambur duran sırtını doğrulttu. Bütün kemikleri sızladı bir kez daha. Yüzünü ekşitti acıdan. Elini alnında gezdirip gözlerine doğru şıpır şıpır akan teri silmek istedi. Elinin siyah bir ıslaklıkla kaplandığını gördüğünde bastı küfrü!..

Teri, teni simsiyah kömür isine bulanmıştı. Bulunduğu yerden belki bir iki kilometre ötede üç bacasından sarımtırak siyah karışımı duman tüttüren termik santrale baktı. Geldiği güne, yaktığı kömüre, bacasından çıkan dumana, konduğu yerin taşına toprağına kadar saydı sıvadı küfürleri. Elinden başkası da gelmiyordu zaten. Her zaman avucunun içinde tuttuğu hava spreyinden iki fırt çekti ve seke seke -köylünün topal yürüyüşüne böyle demesine kızardı eskiden ama artık alışmıştı o da- yoluna devam etti...

***

Sivas Kangal’la Gürün arasında, bozkırın tam ortasında iki köy vardır. Eski Malatya yolundan, Kangal’a doğru yol aldığınızda sarışın düz ovada bile görünmez ikisi de. Ovanın alçacık tepeleri arasında kaybolmuş unutulmuş gibidirler. Biri Gürün diğeri Kangal sınırları içerisinde kalan komşu iki alevi köyüdür Mağara ve Hamal. Gözden de gönüllerden de ıraktadırlar…

Mağara köyü ana yoldan iki kilometre uzaklıktadır. Ortasından incecik bir dere geçer. Köy, iki tepenin arasına kurulmuştur. Adını köyün girişinde bulunan kocaman bir kayanın içine oyulmuş mağaralardan almıştır. Şimdi koyunların barınağı olarak kullanılan mağara uzun yıllar burada yaşayan insanların evi olmuş.

Sekiz on hanelik köyün güney tarafındaki çıkışında bir başka kaya yer alır. Köyün tarlalarını geçtikten sonra, iri bir kuşburnu çalısının sağında kalan tepedeki kayanın da içi oyulmuştur. Şimdi kuşların yuvası olan ve her daim durmadan yön değiştiren rüzgarın oyuklarında yaz kış ıslık çaldığı kaya bir kaleyi andırır uzaktan.

İki kayanın ve iki tepenin ortasında kalan Mağara köyüne sonradan bir tepe daha eklenmiştir. Üçüncü tepe köye üç yüz, dört yüz metre uzaklıktadır. Kırk yıl önce arpa-buğday tarlası olan, kıyısından Hamal köyüne toprak bir yolun uzandığı bu düzlükte yıllar içerisinde peydahlanan tepe, termik santralin kül yığınıdır aslında!

Kül tepesi koyu gri, beyaz, sarımtırak bir renktedir. Her geçen gün milim milim büyüyen sivri ucu siyahtır. Üzerinde ne ot biter ne bir börtü böcek yaşar, ne de bir kuş uçar!..

Rüzgar nereden eserse o yöne doğru kül tepesinde bir toz hortumu oluşur. Tozlar bir anda havalanır ve rüzgar nereye savurursa o tarafa doğru yol alır. Toz eğer Mağara köyüne doğru gelirse köyü anında görünmez eder. Yaz kış bu havalarda köylüler pencerelerini, bacalarını, kapılarını sıkı sıkı kapatırlar. Ahırlarının duvarlarındaki açıkta kalan boşlukları bile bezlerle, taşlarla doldururlar. Toz daha köyü yutmadan bu işleri bitirip evlerinin içine kaçışırlar.

Kötü kokulu, insanın ağzını boğazını yakan, kurutan bu tozdan solumanın ertesi gün hasta olmak anlamına geldiğini bebeklerden, sokaktaki köpeğe kadar bütün köy ahalisi bilir. Böyle havalarda köylüler tozu görmemek için perdelerini bile sıkıca kapatırlar. Toz, kadim rüzgarın sırtına binerek köydeki bütün evlerin her yanını yoklar. En ufak bir boşlukta davetsiz misafir gibi sokulur girer hiç çekinmeden.

Ağaçların, kavakların, asmaların yapraklarını hoyratça sallar. Geldiği gibi gitmez üstelik. Köyde tüm evlerin çatılarına, ağaçlara, bahçe bostanların üzerine yapışıp kalır. Toz gittikten, rüzgarın sesi durduktan sonra birer ikişer evlerinde çıkan köylüler yolları, köydeki tüm evlerin duvarlarını, pencere kenarlarını, kapı önlerini, cılız otları ve dere boyundaki hastalıklı ağaçları bir karış tozun içinde bulurlar. Yapışkan, dokunduğunuzda elinizi siyaha boyayan bir tozdur bu. O gün kimsenin ağzını bıçak açmaz köyde. Kırk yıllık bezgin bir alışkanlıkla evlerinden, bahçelerinden, hayvanlarının üzerinden tozu temizlemek için tüm gün uğraşır dururlar...

Mağara köyünden İhsan Koç, kül dağını göstererek “biz her gün cehennemi yaşıyoruz burada” dedi. “Her insanın yaşama hakkı var ama bu termik bizden bu hakkı aldı. Tarım bitti, hayvancılık da öyle. Kirli suyunu Tohma Çayı’na boşaltıyor termik. Buradan Malatya’ya kadar her yeri kirletiyor yani. Kaderine terk edilmiş bir köyüz biz”. Eşi Fadime Koç astım hastası. Kızları da kanser tedavisi görüyormuş. Doktorlar kanseri termik santralin tetiklediğini söylemiş.  

***  

İsmet Seyfi Hamal köyünde doğdu, büyüdü. Askerlik yoklaması dışında köyünden hiç çıkmadı da. Doğuştan topaldı. Kuru bir dal gibi zayıftı. Çürüğe ayırdılar. Hep çobanlık yaptı. Eskiden bu bozkırdaki tepelerde koyunun, kuzunun ardından topal topal bir gidişi vardı ki...

Termik santrale sırtını dönüp dedi ki İsmet Seyfi; “O bant yolunun orada koyunlarım çok öldü benim. Pasa suyunu bırakıyorlardı, koyunlar varıp onu içiyordu. Akşamınan devrilip ölüyorlardı. Bir zamandan bir zamana o bacayı kapatmadılar. Yaz kış geliyor o duman, pislik...”. Nefesi tıkanır gibi olunca elindeki spreyden iki fırt çekti. “Yaşım altmışı geçti. On yıldır bu olmazsa nefes alamıyorum.”

Adaşı Mehmet Aygün’ün sesi de gırtlağından zor çıkıyordu. Karaciğer nakli olduğunu söyledi. O da tüm yaşadıkları sağlık sorunlarını termik santrale bağlıyordu; “Elimizi bir yere sürdüğümüzde kapkara oluyor. Ekinimizin içi bile toz. Buğdayı değirmene koyuyoruz, kapkara çıkıyor. Onu yiyoruz biz gardaşım mecburen. Her yer toz, toprak. Ne yol var, ne su. Koca termik suyumuzu aldı, bizi susuz bıraktılar”.

Evin sekisine oturmuş üç kadından en yaşlı görüneni Sultan Altın su meselesini duyunca zor bela kalktı yerinden. “Gel” dedi, “Göstereyim sana çeşmemizi”. Hemen duvarın öbür tarafında ki mutfak tezgahındaki musluğu açtı. Musluktan uzun bir tıssss sesi geldi sadece...

Sabahleyin bir saat su veriliyormuş köye. “Oysa”, dedi kadınlardan Selvi Göl, “Şimdi termiğin olduğu yerdeydi su gözelerimiz. Termik tarlamızı da suyumuzu da aldı. Su başka bir şeye benzemiyor ki. Aç duruyorsunuz ama susuz duramıyorsun ki...”

Mehmet Aygün’ün eşine “Konuklarımıza birer çalkamaç yapıver” sözü üzerine içeri koşup zaten az olan sularını yoğurda katıp kaşıkla karıştırmaya başlayan Zeynep Aygün, bir yandan da söyleniyordu; “Çamaşır seriyoruz, külde kalıyor. Hep termiğin külü. Ağzımız burnumuz kurumuş uyanıyoruz uykudan...”

***

Kangal ile Gürün arasında gözlerden gönüllerden ırakta iki köy var. Kömür karası, kül sarısı öyküler anlatıyor köylüler ve ‘ecelsiz’ ölüyorlar!..

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa