07 Eylül 2019 00:00

Pejmürde

Paylaş

İstanbul Belediye Başkanı’nın, yerlerine kayyum atanan belediye başkanlarıyla dayanışma içinde bulunması tabii ki görev tanımı içindedir. Her şeyden önce sonucu beğenmediği için elinden mazbatasını alarak yerine ikinci seçime kadar kayyum atayan iktidarın hukuksuz uygulamasının ne anlama geldiğini deneyimlediği için. İkinci olarak bu dayanışma olmadığı taktirde tekrar deneyimlemeyeceğine dair bir garantisinin olmadığı için. Kayyumlu belediyelerdeki başkanları seçerken İmamoğlu’na da oy veren Kürtlere vefa borcunu da buna ekleyelim. Ve nihayet kayyum sadece bir Kürt sorunu değil, seçilmişlerin başının üstünde tek adamın, Demokles Kılıcı’nın sallanması anlamına geldiği, seçmeni fiilen devreden çıkardığı için bir memleket meselesidir. Herkesin sorunu olmuştur.

Bir belediye başkanı bu durumla ilgili bir tutum belirlemeyecek de sadece İETT zamları, ara sokaklara asfalt dökme gibi suya sabuna dokunmayacak işlerle mi uğraşacak. Kaldı ki bu memlekette artık neye dokunsanız suya sabuna da dokunursunuz.

AKP’nin adayını 800 bin küsur oyla geçen İmamoğlu’nu ‘Kendi işini yaptığı sürece başımızın üstünde yeri var, yoksa pejmürde ederiz’ diye tehdit eden, aba altından sopa gösteren Süleyman Soylu’ya ve bakanı olduğu hükümete kalırsa üstüne vazife olan ve olmayan işleri belirleyecek olan bir tek merci var o da Saray. Yine üstüne vazife olmayan her işte bir fikri olacak nüfus da orada yaşıyor.

Saray sistemi PTT Genel Müdürü ve Tenis Federasyonu Başkanı’nı Danıştay üyeliğine; Hayvanat Bahçesi Müdürünü TÜBİTAK’a; bir inşaat mühendisini Sağlık Bakanlığı Müdür Yardımcılığına, güreş hakemini Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğüne; yengeyi, enişteyi, kardeşi, eşi-dostu birtakım arpalıklara atayarak bunların hiç işi olmadıkları halde makamları, bordroları doldurmasında bir mahsur görmez. Yeter ki tüm kurumlar, başlarına atanan kişilerin formasyonu ne olursa olsun ‘Cumhurbaşkanına verilen devletin başı misyonu etrafında birlikte hareket etsin.’ Erdoğan tırnak içindeki ifadeyi adli yılın açılışında kuvvetler ayrılığı konusundaki fikrini açıklarken kullandı. Ve herkesin kuvvetler ayrılığını yanlış anladığını; kuvvetlerin ayrılığından kuvvetlerin çatışmasını değil uyumunu anlamak gerektiğini ekledi.

Kurumları, şimdiye kadar yaptıkları işi yapamaz hale getiren dönüşümün tamamlandığı, yöneticilerin liyakati ve alanla ilgili bilgisi becerisi gereksizleştirildiği durumda kimseye, ‘bir büyüğe’ her dakika sadakat gösterisinde bulunmak dışında yapacak bir iş kalmaz aslında. İçi boşaltılmış, misyonu bitirilmiş kurumun uyumlu ya da uyumsuz çalışma diye bir sorunu da kalmaz. Çünkü zaten çalışmaya ayarlanmamıştır.

Yargı yılı açılırkenki manzara ise şu: Yargıtay üyeleri bundan üç sene önce Rize’de Erdoğan’la çay toplarken yeni vesayet rejimine sadakat beyanında bulunmuştu. Danıştay başkanı iliksiz cübbesini iliklemeye çalışırken ‘Yargının hiç bu kadar tarafsız ve bağımsız olmadığını’ söylemek suretiyle ‘devletin başı misyonu etrafında’ birlikte hareket edeceklerinin taahhüdünü vermişti.

Oralardan Barolar Birliğinin “başı”nın Saray’da, gövdesinin sokakta olmak üzere bölünüp kan uyuşmazlığından mustarip olduğu bir noktaya geldik.

Devletin misyonuyla uyumlu çalışma zorunluluğu koca meslek örgütünü istikrarsızlaştırmış, başkanını ikbal yollarında pejmürde etmiş durumda.  Mümkün olsa seçilmiş rektörler yerine seçilmemişleri atayan irade, baroya da bir kayyum atayacak. TMMOB’ye de TTB’ye de. Böylece kurumlar kimsenin asli işini yapamadığı yerler haline gelir elemanlar birikimleri har vurup harman savururken çekirdek çitlemekle meşgul olursa… haydi devlet başa!

Soylu pejmürde edemesin diye TTB’nin savaş bir insanlık suçudur bildirisi çıkarmaması, mimar mühendisler odasının kent talanına karşı çıkmaması, İstanbul Belediye Başkanı’nın kayyuma göz yumması; Baronun Saray’daki açılışı protesto etmemesi ve ama hepsinin birden devletin başı misyonu etrafında birlikte hareket etmesi gerekiyor. Ancak bu işleri yapabilirler.

Fakat nedense bu kurumlar Soylu’nun yapmakla mükellef kıldığı işi değil de gerçekten kendi işlerini, durumlardan çıkardıkları vazifeyi yapmakta ısrar ediyor. Soylu soyluluğundan vazgeçmediği gibi kurumlar da devletin başı misyonu etrafında değil halkın misyonuyla uyumlu çalışmayı öncelemekten vaz geçmiyor; demokratik haklarını kullanmaya devam ediyor. Böyle olmasa durum hakikaten pek pejmürde olurdu. 

 

 

 

 

 

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa