01 Eylül 2019 04:00

Neşet diye yazılır; neşe, dert, aşk okunur...

Neşet diye yazılır;  neşe, dert, aşk okunur...
PAZAR
Paylaş

Bu yaz iki güzel insan tanıdım. İki yüreği temiz, alnının teri ile ekmeğini kazanan Anadolu insanı. Bunlardan biri henüz oyun çağında bir çocuk…

Birisiyle bozkırın serin bir seher vaktinde, söğüt ağaçlarının gölgelediği küçük bir yol üstü dinlenme parkında denk geldik. Hacıbektaş’a on kilometre uzaklıktaki köyümden, sekiz yüz kilometre ötedeki İzmir’e doğru “Serinlikte yol alalım, kahvaltıyı yolda yaparız” diye sabah erkenden yola çıkmıştık. Bazen tek bir ağacın gölgesini bile bulamadan saatlerce yol gidebildiğiniz bozkırın yakıcı sıcağı, kavuran rüzgarları kendini göstermeden belli bir zaman yol almazsanız eğer, o yol uzar da uzar. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Yorar, yıpratır sizi.  Defalarca deneyimlediğimiz bu gerçekle tekrar yüzleşmemek için güneşin yeşilden sarıya günbegün renk değiştiren kayısıların üzerindeki sabah çiğine vurmasından hemen sonra yola çıktık.

 Kırşehir’i geçip bozkırda yılan gibi kıvrılan yolda ilerlerken arabamızın arkasından yetişmek ister gibi acele eden güneş, Baran Dağı’ndan bir adam boyu yükselmişti. Bir süredir gözlerimiz konaklayacak uygun, ağaçların gölgelediği ve eğer şanslıysak kıyıcığında bir çeşmenin olduğu bir yer arıyorduk ki hemen Kaman sapağını geçtikten sonra karşımıza çıktı aradığımız mola yeri.

KÖZ ÇAYI

Yoldan içeriye giren bir yan yolun kıyısında sıra sıra dizili söğüt ağaçlarının gölgelediği taştan masa ve oturakların olduğu bir yerdi burası. Bir köşesinde ana yoldan uzak köylülerin araç beklerken sığınmak için yaptıkları derme çatma duraklara benzeyen ama kapısında asma kilit bulunan bir kulübecik de vardı. PVC’den yapılmış, tepesine şirince bir çatı da kondurulmuş kulübenin üzerinde “Köz Çayı” yazıyordu.

Park yerindeki ağaçların altında ise havuzcuğuna serin suların dolup boşaldığı bir çeşmeden şen şakrak su sesleri geliyordu. Çeşmenin suyu küçük havuzun oluğundan bir arka dökülüyor, arkın içindeki su ise merakla iki ayağı üzerine dikilip bize bakan bir tarla faresinin yuvasının dibinden incecik bir dere olup buğday tarlalarının içine doğru akıyordu.

 Ağaçların gölgesindeki iki masaya kahvaltılıklarımızı serip, bir termosta iyice demini almış çayımızı bardaklara koyduk. Köydeki evimizin bahçesinden sabahleyin kopardığımız biber ve salatalıkları çeşmenin soğuk suyunda yıkarken beyaz bir otomobil Kırşehir tarafından gelip yan yolun ortasında durdu. İçinden çıkan orta yaşlı, kara kavruk tenli adam gülerek bize “günaydın” dedikten sonra aracından birtakım eşyalar indirmeye başladı. Tabureler, çuvallar, birkaç plastik kasa, sapından bağlı kurutulmuş otlar, irili ufaklı kavanozlar…  

BOZKIRDA BİR MOLA YERİ

Arı gibiydi, beş dakika içerisinde panelvan arkasından dünya kadar eşyayı çıkarıp, tezgah yaptığı plastik kasaların üzerine koydu. Adam, el çabukluğu ile tezgahı açarken kahvaltı davetimizi işlerini göstererek geri çevirip kulübeye yöneldi. Kilidini açıp içine girdi ve bir süre sonra kulübenin küçük bacasından dumanlar çıkmaya başladı. İçine börekler, peynirler, domates, salatalık koyduğum tabağı ve bir fincan çayı kulübenin yanı başındaki sıraya götürdüm. Bu arada kulübenin içine de bir göz attım. Semaverin altında odun ve mangal kömürü yanıyordu.

Getirdiğim börekten bir ısırık alıp teşekkür ederken tanıştık kendisiyle. Adı Salih Gönen’di. Elli, elli beş yaşlarında gösteriyordu. Yolun biraz ilerisinde Kaman’ın bir köyündenmiş. Birkaç yıldır bu yolun kıyısındaki küçük parkı bir dinlenme ve mola yeri yapmak için çabalıyormuş. Suyu tepelerin ardındaki bir pınardan borularla getirdiğini, masaları kara yollarının kullanmayıp attığı taşlardan yaptığını söyledi. Küçük kulübede semaverde çay demleyip, aracının yanına açtığı tezgahta bulunan yiyecekler gibi konaklayan yolculara satarak geçimini sağladığını anlattı. Konuşması da eli gibi çabuktu ve arada işini yapmayı da ihmal etmiyordu. Sattığı ürünlerin çoğu kendi köyünün ürünleriymiş. “Hepsi organiktir” dedi.  

NEŞET DİYE YAZILIR...

Biraz memleketin durumundan, zamlardan, geçim zorluğundan bahsettik. Yolun öte yanında Baran Dağı’na doğru engin bir tepenin yamacında görünen taş ocağının içler acısı halinden konuştuk. “O tepeciğin kıyısında tarlamız var bizim, tozdan ürün alamıyoruz artık” dedi. Ancak asıl derdi temizlik nedir bilmeyen, çöplerini gelişi güzel konakladıkları yerlere atan yolculardı. “Eskiden ses çıkarmaz, onlar gittikten sonra arkalarından temizlerdim. Şimdi söylüyorum artık; Arkadaşım, hanımefendi bu pislikleri böyle bırakmasanız... Sizden sonra da insanlar gelip konaklıyorlar burada. Ben buranın temizlik görevlisi değilim” diyorum. İnsan olanlar utanıyor, ‘Haklısın deyip çöpünü topluyor. Hemen ileride kocaman bir varil koydum, üzerine de ‘çöp’ yazdım, ağacın birine siyah plastik poşet koydum ki oraya kadar gitmeyenler çöpünü buraya atsınlar. Buna rağmen yine de…”

Fotoğraf çekmek istediğimiz söyleyince Neşet Ertaş’ın altında “Neşet diye yazılır neşe, dert, aşk diye okunur” yazılı fotoğrafını arkasına alarak poz verdi.

MERT’İN ŞİFA KASASI

Boynuna astığı plastik küçük bir kasanın içerisinde kekik, dağ çayı, fesleğen gibi kurutulmuş bitkileri satan Mert’le ise Karaburun’da tanıştık. Kuru bitkileri küçücük plastik poşetlerin içine koymuş, ağzını da bir güzel zımbalamıştı. Poşetlerin her birisinin üzerine kendisinin gülen bir fotoğrafı ile altında “Mert’in şifa kasası. Yüzde 100 doğal” yazılı yuvarlak çıkartmalar yapıştırmıştı. On yaşındaymış, aslen Çorumlu, anne babasıyla Karşıyaka’da oturuyormuş. Yazları Karaburun’daki nenesinin dağlardan topladığı bitkileri kurutup, poşetleyip sattığını anlattı. Anne babası da işçi olan Mert, oyun çağında ‘şifa kasası’ ile ailesine yardımcı olmaya çabalarken, neşesinden de hiçbir şey kaybetmemişti. Nergis Kafe civarında, Karaburun meydanındaki parkın ağaçlarının altında beyaz kasketli, etrafına neşe ile gülümserken görürseniz onu, bir iki küçük poşet kekik, reyhan alın Mert’ten. Zamanınız varsa sohbet edin. Dünyayı bir de Mert’in penceresinden görün, dinleyin. Zekasına, yaşam dolu içten kahkahasına, hazır cevaplılığına hayran kalacaksınız.

Sıcak geçen yazdan iki güzel insan kaldı aklımda. Biliyorum ki Neşet diye yazılıp neşe, dert, aşk okunan yüz binlerce insan var Anadolu’da...

 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa