31 Ağustos 2019 00:15

30 Ağustos’a vefa borcu

Paylaş

97’inci yıl dönümünü kutladığımız 30 Ağustos zaferine olan vefa borcumuzun anlamı salt insanlık borcu olarak geçmişe yönelik olmanın çok ötesinde, geleceğe yönelik bir vatan ve beka borcudur. 30 Ağustos bu vatanın bize emaneten tesliminin başlangıcı ise, bizim görevimiz salt bir anma ve kuru teşekkürden öte, emaneti daha ileri götürerek gelecek kuşaklara devretmektir. Atatürk ve kadrosunu taklit ve ondan ileri gitme amacını güdenlerin hedefi bu amaçlarını gözden geçirip, yurtta sulh cihanda sulh şiarı ile yürütmesi gerekli anlamlı faaliyetlerle ülkeyi ileri hamlelere taşımak olmalıdır. Bu hamle eğitim ve ekonomi gibi alt-yapıda olduğu kadar, başta hukuk olmak üzere, medya ve tüm üst-yapı kurumlarında daha fazla özgürlük ve liyakate dayalı yapılanma sistemini oluşturmayı kapsar.

1923 İzmir İktisat Kongresinde Atatürk’ün nutkundan bugünkü Türkçe ile yapılan şu alıntı günümüzü çok iyi anlatmaktadır: “Bütün dış siyaset incelenirse görülür ki, kudretli ve azametli padişahlar, dış siyasetlerini emelleri, arzuları ve ihtirasları üzerine kurgulamışlardır ve iç siyasetlerini de ihtiraslarından kaynaklanan dış siyasete göre yapılandırmak zorunda kalmışlardır. Halbuki iç teşkilat ve siyasetin derecesine göre dış siyaset uyumlaştırılmalıdır. Aksi halde felaket ve hüsran kaçınılmazdır.”

Türkiye iki açılımdan mahrum bırakılarak siyasi tabanın devamı sağlanmaya çalışılıyor. Bunlardan biri gerçek aydınlanma, diğeri ise dışa açıklık ve tüm işlemlerde aleniyettir. Bugünkü kapalılık süreci aynen Osmanlı’nın son dönemini andırmaktadır. Şöyle ki, içine kapalı, hatta içte de merkezle çevrenin birbirinden çok uzak ve habersiz olarak şişmanlayan koca imparatorluk, Batı’nın hızlı bilimsel gelişmesini izle(ye)mediği uzun süre sonunda, Viyana’ya kadar gelmiş oldukları yoldan geri itilerek Anadolu’ya sıkıştırıldılar. İşte beka sorunu bu noktada başlıyor. Neden fütuhat alanları üzerinde baki olunmadığı, bugün bize Anadolu topraklarındaki beka sorunun ipucunu vermektedir. Bugün dışa kapalı olarak yaşamını sürdüren toplum içerideki ufak kıpırdanışları dahi önemli ekonomik ya da siyasi başarı olarak görerek, onun da ötesinde yandaşlık muhabbeti ile çok ciddi hataları müsamahalı algılayarak gerekli hamleyi yapmakta gecikirken dış güçler tarafından, günümüzde de emperyalistler tarafından tarih sahnesinden silme hesaplarının yapıldığını anlayamamaktadır.

Bir zamanlar Irak ABD işgali altında iken iki ülke arasında futbol maçı yapılmış ve Irak kazanmış idi. Irak’ın bu zafer(!) sarhoşluğu ve sevinci ülkenin nasıl ayaklar altında olduğunu bir an perdelemiştir. Futbol olayı anlık idi, ancak günümüzde Irak’da yaşanan ve ülkenin bağrına hançer saplarcasına yaşanan olaylar uzun erimli etkilidir ve vahimdir.

Kaz Dağları faciası benzer vahametin tipik örneğidir. Dağların içindeki altın madeni doğanın bu ülke insanına armağanıdır. Emekle üretilmemiş olan doğa armağanları tüm insanlığın malıdır. Ülke sınırları belirlenince doğa armağanı hangi ülkede ise o ülkenin malıdır. Siyasilerin akıl almaz şekilde, ruhsatı kim verdi, o parti mi, bu parti mi diye kayıkçı dövüşü yapacaklarına, bu altından bizim insanımız nasıl en yüksek yararı sağlar diye düşünmesi gerekmez mi? Hayır, maalesef öyle olmuyor, maden emperyalistlere teslim ediliyor ve alanın koruması da bu ülkenin jandarmasına bırakılıyor. İç parçalayan bir durum! Bunlar yapılıyor, çünkü hesapsız kitapsız ve iktidarı alma hırsı ile yapılan harcamaların ne yolla olursa olsun kapatılması, gerekirse emperyalistlerle iş birliği dahi gündeme gelebiliyor. Tüm ulusal servetleri tüketircesine yapılan bu hızda özelleştirmeler ve şimdi de madenlerin dış sermayeye aktarılarak ufak sus payı primi almaları zengin bir ailenin arsız çocuklarının mirası yiyerek gününü gün etmelerine eş değerdir. Miras bitince oyun da bitecektir. Halkın mirasın yendiğinin farkında olarak siyasi kadrolara güçlü ve etkili mesaj vermesi gerekir. Böylesi davranış ise bilinç ister, bilinç ise üretime olduğu kadar, ekonomiye ve eğitime bağlıdır. Ancak, eğitimin medrese ya da imam hatip kaynaklı değil, felsefe ve matematik ağırlıklı çağdaş eğitim olması gerekirken, gidilen yol tam tersidir. Osmanlı’nın çöküşü sürecini dünya üniversiteler tarihi bağlamında ele aldığımızda şu vahim tablo ile karşılaşıyoruz. Bilindiği üzere, 1071 sayısı sadece AYM’ye direktifli tepki veren yandaş sözde öğretim elemanlarının sayısı değil, Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi olarak bilinir. Ne hazindir ki, bu tarihin hemen ertesinde 1088 yılında İtalya’da ilk üniversite kuruluyor. Bunu 1096 yılında İngiltere’de kurulan Oxford izliyor. Bugün kendimize eş değer gibi görme eğiliminde olduğumuz İspanya’da da 1134 yılında Salamanca Üniversitesi kuruluyor ve bunu diğerleri izliyor. Bizde ilk üniversite, Osmanlı medreselerinin kalıntısından sonra, İstanbul Üniversitesi olarak 1936 yılında kuruluyor ve bunu daha sonraları kurulan Ankara vb. izliyor. Üniversiteden bu kadar korkan ve öğretim üyelerini aşağılayan bir siyasi doku tabii ki ülkeyi dışa kapatacaktır.

Umalım, ülkenin kapalılığına ve yandaş-karşıt diye ayrıştırılmasına su taşıyanların 30 Ağustos’u kutlama coşkusunun yapay olduğu halkımızca anlaşılır ve böylece gerçek kutlama ve gelişme çizgisine girilir.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa