28 Ağustos 2019 08:40

Özbekistan Türkiye’ye model ülke

Paylaş

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine dair anayasa değişikliğinin yapılmasından iki yıl önce… Kendisiyle söyleşi yapmak için Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un evindeyim. Türkiye’de demokrasi mücadelesi deneyimleri içinde emeği olan Gençay Hoca, ilk bakışta karamsar sayılabilecek ancak bugünden geriye bakıldığında zaman içinde doğrulanmış olan bir tablo çiziyor. 

Evrensel’de dört yıl önce yayımlanmış olan o söyleşideki bir vurgusu şöyle: “Türkiye’de şu anda öyle bir sistem kurulmak üzere ki, bunun yasal alt yapısı neredeyse tamamlanmak üzere. Ve dayandığı seçim dinamikleri bakımından kolay kolay sızma yapmayacak bir noktaya ulaştı siyasi iktidar.” (1)

Ve Türkiye’nin, uzun yıllar aynı kişi tarafından yönetilen Orta Asya ülkelerine benzer bir rejime demir atma tehlikesiyle yüz yüze olduğunu söylüyor: “Orta Asya cumhuriyetleri de öyle. İşte Azerbaycan çok tipik bir örnek. Doğu Avrupa’daki birçok ülke başta Macaristan olmak üzere aşağı yukarı böyle. Dolayısıyla bugün Türkiye’de iktidar tarafından inşa edilmekte olan rejim, dünya ölçeğinde ayakta kalabilirliği, sürdürülebilirliği az çok kanıtlanmış rejimlere benzer hale geliyor.”

Biz önümüze gelen, seçilmiş belediyelere kayyum atanması, seçilmiş siyasetçilerin tutuklanması ve cezaevlerindeki gazeteci sayısı bakımından rekoru elinde tutan bir ülke haline gelmiş olmayı tartışıyoruz ancak rejim, tüm bunları zaten var etmek üzere kendisini teorize ve realize ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde şöyle deniliyor örneğin: “Özbekistan, kuruluşundan bu yana güçlü bir başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Yürütme erkinin başında bulunan cumhurbaşkanı aynı zamanda fiilen yasama ve yargıyı da kontrol etmektedir.” (2)

Övgü havasındaki bu ifadelerin aksine, Özbekistan, yasama ve yargının, yürütme erki karşısında nefes bile alamadığı tipik bir otoriter rejimdir. 

Türkiye’deki sağ iktidarların 12 Eylül’den sonra hamiliğine soyundukları Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerin ortak özelliği bu. 12 Eylül’den sonra, Türkiye’de iktidarlar, Türkiye’nin Türki Cumhuriyetlerin hamisi olması ile övünürken, bir yandan da, Türkiye’nin daha gelişmiş bir ekonomik ve ‘demokratik model’ ile yönetildiği de varsayılırdı. Yıllar içinde, ülkedeki demokrasi birikim ve talepleri ezilerek, baskılanarak Türkiye bütün unsurları ile olmasa da, siyasi rejim karakteri bakımından o otoriter rejimlere doğru demir attı. Böylesi bir bağlam içinde, Diyarbakır, Mardin ve Van’a kayyum atanmasının hazırlığının daha 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçları dahi tam olarak sayılmadan başlanmış olması sürpriz olmuyor. Aynı şekilde, bu kayyum atamalarının ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, “İstanbul ve Ankara için böyle bir gündem yok” biçimindeki sözleri, ondan bir süre sonra Erdoğan’ın, kayyum atamalara gösterilen tepkilerin ‘ciddiye alınır düzeyde’ olmadığını ifade etmesi ve ardından da, “İstanbul’un bölücü örgütün temsilcilerine peşkeş çekilmesine mani olacağız” cümlesini telaffuz etmesi de şaşırtıcı değil. ‘Tek adam’ üzerine inşa edilen ve kuşkusuz bir sınıf egemenliği biçimine tekabül eden rejimin bekası için, artık bir yük olarak görülen seçimin ortaya çıkarmış olduğu ‘arızaların’ törpülenmesi süreci, muhalefeti ve toplumu tarta tarta hayata geçirilmek isteniyor.

Hal böyleyken, HDP’li belediyelere kayyum atanmasını HDP’yi PKK ile arasına mesafe koymaya zorlama girişimi olarak yorumlamak, rejimin karakterini atlayarak, onun kendisini var etmeye yönelik pratiklerini, -niyet bu olsun ya da olmasın- meşrulaştırmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor. Üstelik HDP, adının bile anılmadığı bir ittifakın içinde Türkiye’nin batısındaki belediyelerin muhalefet tarafından kazanılmasına dair bir taktiği benimsemişken. Ek olarak, ‘Erdoğan, derin devlet tarafından teslim alındı’ demek de, hem rejimin toplam karakterini hem de, Erdoğan’ın içinde şekillendiği Milli Türk Talebe Birliği’nin siyasal geleneğinin derin devlet pratiklerinin dışında değerlendirilemeyeceği gerçeğini ıskalamak anlamına gelir.

Birçok açıdan siyasal dersler içeren bir süreçten geçiyoruz. Ve siyaset niyetlerle değil, güçler dengesine bağlı olarak şekillendiğine göre, seçimle kazanılanın, seçim dışı araçlarla geri alınması girişimleri de şaşırtıcı olmuyor. İktidar açısından da, muhalefet açısından da, kırılgan bir dönemden geçerken, siyaset ile kazandığını korumayı bilmek Özbekistan tipi siyasal rejimi aşarak ileriye doğru yürüyebilmek için de hayati önemde.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa