25 Ağustos 2019 07:58

Yatmadan önce evi şöyle bir toplamaya dair...

Yatmadan önce evi şöyle bir toplamaya dair...
PAZAR
Paylaş

Eskiden, uzun yola çıkmadan önce, iyice yıkardı bizi büyüklerimiz, en yeni iç çamaşırları giydirirlerdi.

Kendileri de öyle giyinirdi. Yol hali derlerdi, başa ne geleceği belli olmaz, kimselere rezil olmayalım. Kapı çekilip çıkılmadan önce her şey derlenir toplanır, yataklar örtülür, bulaşıklar kaldırılırdı.

Kaza gelirse başımıza, temiz görsün acil servisin doktorları. Olur da ölürsek yolda, evimize girince akrabalarımız, “Ne dağınıkmış rahmetli” demesinler arkamızdan.

Benden sonrası tufan diyemeyen bir nesilmiş.

Pazartesi akşamıydı, Edebiyatçı, Yazar, Hekim Ayşegül Tözeren’i gece yarısından sonra ev baskını ile gözaltına aldılar.  Herkesin eli kalbinde 4 gün geçti serbest bırakılana kadar, serbest dediysek o da adli kontrolle. İlk 2 gün neden suçlandığını öğrenemedi kimse, meğer Silopi’de yoksul ailelere yardım etmiş bir ara, 100’er lira.  Budur yani.

Haberi bir başka edebiyatçıdan duydum. Sonra telefonum çalmaya başladı. Herkes birbirini arıyor. Çünkü herkesin başına gelmiş olabilir. Kimin ne sebeple alınacağı belli değil ki, sırası yok bu işin.

Telefonun üçüncü çalışında fark ettim ki konuşurken bir yandan ev topluyorum. Giysileri katladım, havluları değiştirdim, kirlileri makinaya attım, çöp torbalarının ağzını bağladım. O telaşla lavaboyu bile ovmuşum.

Çünkü hepimize birden geleceklerse bir gece, kimseler demesin arkamızdan ne dağınıkmış evi diye. Öyle öğretmişler bize.

Edebimizle yaşıyoruz, izansızlıkla sınanıyoruz. Kötülük o kadar sıradan ki Kemalettin Tuğcu yazıyor sanki son 10 yılımızı, yetim ve öksüzü biziz bu hikayenin.

“Ama o da...” bahaneleri bitti çoktan. Sanıyor musunuz ki akademiyi, avukatları, gazetecileri, sanıyor musunuz ki göz önündeki muhalifleri vuruyor bu rüzgar?

Evlere temizliğe giden bir arkadaşın eşini almışlardı 31 Mart sonrası. Facebook’ta YSK başkanına beddua etti diye, küfür de değil beddua. 3 ay kalmış içeride. Eşi diyordu ki “Zaten 65 arkadaşı vardı Facebook’ta, onlardan biri muhbir çıktı diye mi üzüleyim, o kadarcık bile söylenme hakkımız kalmamasına mı?”

Sokak röportajlarında bir adam vardı hatırlar mısınız? Mikrofona “Daha yeni ortada konuştum diye 20 günlüğüne girip çıktım içeri, bana miktofon tutma” diye başlayıp “Ya neyse icabında girer 2 ay daha yatarım” deyip geri gelmişti kameranın önüne konuşmaya.

2010 referandumunda asıl derdin vesayet olmadığını biliyorduk. Acıyla tecrübe ettik haklılığımızı. Dokunulmazlıklar kaldırılırken, tek bir iktidar mensubunun yargılanmayacağını biliyorduk. Telaffuz etmesi bile zor geliyordu ama kalbimizin derinliklerinde bir sızıyla, mantığımız ve tecrübemiz Demirtaş’ın sonunu söylüyordu bize. Öyle de oldu. Figen Yüksekdağ, Sırrı Süreyya Önder, Eren Erdem ve daha kimler kimler...

İlk kayyum kararında bu iş büyür diye düşünmek için yeterince tecrübe vardı elimizde. Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Yiyoruz o köteği kaç senedir. Vekillerin dahi kaçıncı sınanışı tomayla, copla, gazla, gözaltıyla.

Bir video düştü önüme kayyum protestolarından, çok güzel bir kadın, HDP il eş başkanıymış sanırım, iki kolunu ardına bükmüşler, gözaltı aracına giderken bağırıyor “Erdoğan gidecek halk kazanacak, ses çıkar”

O ses çıkar dediğinde alkışlamaya başlıyor etrafındakiler.

Ses çıkar diyor çünkü korkunun eşiği kalmadı. Susarsan da alırlar, kalırsın sustuğunla, içine attığınla.

Eve pide söylersin alırlar, parkeleri yenileteyim dersin alırlar, yere düşmüş bir kartpostala kazara basarsın alırlar, trafiğin sebebini bilmeden trafikte kalıp söylenirsin alırlar hatta döverler bir de iyice, dava da açarlar üzerine. Biri seni sosyal medyada takip eder alırlar, biri mail adresini bulup bir mail atar, alırlar. Yanıt verip vermediğine bakmazlar.

Kahvede okeye dördüncü girersin, alırlar.

Arkadaşın birinin adaşıdır, karşı kaldırıma sesleneyim dersin alırlar. Yoksula yardım edersin, alırlar, el ele tutuşursun, alırlar.

Belli olmaz bu işler.

Sırası yok, adının hükmü yok, titrinin önemi yok, işini iyi yaparsın, onun için de alırlar.

Yazma bir şey derler, konuşma sakın, gitme oralara, görüşme şunlarla yoksa alırlar.

Bir sardunya bile tavır alır susuzluğa, ya solar ya otlar biter dibinde. Senden bitki olmanı isterler, sardunya kadar bile tepki vermeyen bir bitki.

İşte bir gece yan komşunun kapısı vurulur, yataktan dehşetle fırlarsın. Kapını açıp ses çıkarmaya korkarsın. Bakarsın odalarında mışıl mışıl uyumakta evlatların ya da gözün ilişir şaşkın sana bakan kedine.

Yarım kalan kitabını, açık bilgisayarda yeni bölüme geçmeyi bekleyen diziyi, daha giymeye fırsat bulamadığın etiketi üzerinde bluzu görürsün. Dersin ama ya beni de alırlarsa?

Vicdanının sesini bastırmak için çınlar kulağın “Ama ya evlatlarının istikbali, ya yarım kalanlar, hayatın, hayallerin?”

Ormanlar yanmış, şehirler isyanda, 12 bin yıllık tarihin dibine dinamitler döşenmiş, yağmurlar hep sel, depremler kapıda. Diyeceksin ki yarımı mı kalmış, neyin istikbali daha?

2 sene önceydi, ana muhalefet lideri Ankara’dan İstanbul’a yürüdü. Bugün makamı elinden alınan Ahmet Türk de yanındaydı. Herkes gibi.

Bağırıyordu milyonlarca insan Maltepe’deki karşılamada hak, hukuk, adalet diye.

O adalet kelimesi 6 harften çok daha uzundur, kapsayıcıdır. Herkes içindir.

Bu satırları size yazdım Kemal Bey, oradaydık, birlikte bağırıyorduk ya hani üzerimizde kırmızı harflerle yazan o kelimeyi: ADALET!

Tank Palet Fabrikası önündeki nöbetin önceliğini anlamıyorum çünkü velev ki mücadelenizi kazandınız, o milli tank paletleri yine de bizim üzerimizden geçecek gibi hissediyorum.

Biz aynı ülkeyi nasıl farklı tecrübe ediyoruz aklım almıyor.

Bu ülkede bir gelirse pir gelir, kayyum da böyledir.

Paletler altında ezilmemek için öncelik paletleri mi sahiplenmektir?

Alırlar üstat hepimizi alırlar. Ne titre bakarlar ne isminizin hükmü kalır.

Hiçbir arkadaşınızı almamışlar gibi nasıl sürdürüyorsunuz hayatınızı, nasıl alıyorsunuz bu kararları?

Bizim kaçıncı arkadaşımızı aldılar biz kaç kere topladık evimizi sükunetle, öptük evlatlarımızı doyalım bari diye.

Sizdeki bu rahatlık niye?

Benim yaşım 40, hayalperestimdir biraz, nefes nefese koştursam bile yetmiyor kalan ömrüm yapmak istediklerime, gamlı ruhlara inat çok da severim her sabahı karşılamayı.

İki de evladım var -ellerinizden öperler derdim de lafın gelişi, öğretmedim el öpmeyi.-

Yine de ben yatmadan önce evimi şöyle bir toparlar, ovarım lavabomu, illa da yazarım bu satırları.

Aksi halde kalemini sevdiğim, kendini esirgemeyen diğer tüm yazarlar, üç öğrenci gelse bilgisini paylaşmaktan sakınmayan akademisyenler, cüppelerinden sürüklenen avukatlar, bir makamı gerçekten halka hizmet için kullanan vekiller, belediye başkanlarından utanırım.

Dört duvar arasında bile umut yeşertenden utanırım.

Öyle utanırım ki kendimden ne aynalara bakabilirim ne çocuklarımın gözlerine.

En zoru, bir korkak bulmasıdır insanın kendi içinde, bilirim.

Kaybedeceklerimiz bir olmasa da dilerim tez zamanda bir gün, bir olur endişelerimiz.

Çünkü inanıyorum ki istikbalim tank paletlerinde değil, demokrasi mücadelesindedir.

İyi pazarlar size, bizim pazarlarımız tank paleti gibi ağır.

 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa