24 Ağustos 2019 07:41

Film festivalleri: Rekabet mi dayanışma mı?

Paylaş

Yerel seçim sonuçlarının sinema sektörü açısından en önemli gelişmelerinden ikisi Adana ve Antalya’da yönetimlerin değişmesi oldu. Adana’da yıllardır festivali başarıyla gerçekleştiren ekibin üç yıl önce uygunsuz bir şekilde görevden alınması tartışma yaratmıştı. İlk yıldaki karmaşanın ardından geçen yıl biraz daha oturmuş olsa da eksiklikler hissediliyordu. Belediye başkanının değişmesinin ardından ilk olarak eski ekibin yeniden göreve iade edilmesi Altın Koza Film Festivali için olumlu bir gelişme.

Ama Adana’da yaşananlar daha çok sektör içinde biliniyordu. Oysa tarihi büyük tartışmalar ve skandallarla dolu Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 2014 yılında yaşanan sansür krizinin ardından festival yönetiminin geri adım atmak yerine sinemacıları suçlamaya devam etmesi, üstüne önce kısa ve belgesel bölümünü ardından da ulusal yarışmayı kaldırması ülke gündemine oturmuştu. Kentin yerel yönetiminin iktidar partisinden CHP’ye geçmesinin ardından yeni başkanın ilk sözünün ulusal yarışmayı geri getirmek olduğunu haberleri takip edenler bilecektir. Aynı zamanda kısa ve belgesel yarışmalar da geri dönüyor. Ancak, festivalleri yönetenler değişse de, festivallerin adı bakidir. Dolayısıyla 2014 yılındaki sansürün utancını ortadan kaldırmak da hem Antalya’nın yeni yönetiminin hem de festivalin çiçeği burnunda ekibinin boynunun borcu olmak zorunda. Kamuoyuna açık/ kapalı tartışmalarda festival yönetiminde geçmişle hesaplaşmak yerine, yeni bir sayfa açma eğiliminin oluştuğuna dair gözlemler var. Öncelikle, yeni bir sayfa için geçmişin kirli sayfalarının (sorumlusu siz olmasanız bile) temizlenmesi gerekiyor. Aksi, beş yıldır bitmeyen tartışmaların yeniden alevlenmesi ve festivalin üzerindeki ‘leke’yi bir türlü atamaması anlamına gelecektir.

Türkiye’de film festivallerinin büyük bir kısmı son yirmi yıldır, ortaya koydukları büyük para ödülleriyle kendilerini çekim merkezi haline getiriyor. Yüksek miktardaki ödüller, yalnızca biz sinema yazarlarının değil, sektörün kendi içinde de sorun olarak kabul edilen bir durum. Kuşkusuz Türkiye gibi filmler için finans kaynakları bulmanın güç olduğu ülkelerde yerel yönetimlerin düzenledikleri festivaller aracılığıyla maddi kaynak yaratmaları azımsanmayacak bir durum. Ancak, festivallerin çekim merkezi olmasının biricik nedeni ortadaki para olduğunda kazananın mutlu, kaybedenin mutsuz olduğu, festival sonunda herkesin başladığı yere döndüğü bir durum söz konusu oluyor. Üstelik bu durumun üstü örtük bir ‘rekabet’i de alttan alta beslediğini uzun yıllara dayanan deneyimimizden biliyoruz.

Oysa yüzlerce sinema insanının bir arada olduğu bu tür organizasyonları kısa, belgesel, uzun metraj ayırmadan sinemanın sorunlarının masaya yatırıldığı, çözüm önerilerinin de konuşulduğu bir platforma çevirmek mümkün. Hele de sansür, dağıtım, finans gibi çok ciddi sorunlarla baş etmek zorunda kalan ülke sinemasının bu sorunlar karşısında nasıl tavır takınması gerektiği, olası çözüm yollarının neler olacağına dair tartışmaların verimli olacağını öngörmek kâhinlik olmasa gerek.

Adana ve Antalya başta olmak üzere merkezi kaynaklar yerine kendi kaynaklarıyla düzenlenen film festivallerinin yaratıcıların özgürce filmlerini gösterebilecekleri, tartışmalar yapabilecekleri özerk alanlar olarak inşa edilmesi bugünün acil ihtiyaçlarından birisi olarak önümüzde duruyor. Bundan önceki festival yöneticilerinin “filmler olmasaydı ne güzel festival yapardık” düsturunu bir yana bırakmak yetmiyor. “Biz yaptık oldu, buyurun gelin” demek de başka türlü sıkıntı. Festivallerin vazgeçilmez ögesi filmler olduğuna göre, bu sanatın yaratıcılarıyla birlikte hareket etmek, ortak kararlar almak ve sektörün sorunlarına çözüm üretecek kanallar yaratmaktan başka bir yol makul görünmüyor bugünün Türkiye’sinde.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa