22 Ağustos 2019 07:25

İktidarın ihtiyacı ve Kürtlere söylediği

Paylaş

Aynı merkezden koordineli ajans ve gazeteler, “Kültür Turizm Bakan Yardımcısı Prof. A. H. Dursun”un bir trafik kazasında öldüğünü haberleştirirken, Dursun’un, “Türklere Anadolu’nun kapılarını açan 1071 Malazgirt Zaferi’nin 948’nci yıl dönümü kutlamaları nedeniyle” bölgede bulunduğunu yazdılar.

Anadolu’nun kapıları “Türklere açılır”ken, Kürtler, şimdilerde olduğu gibi o “kapılar”ın bulunduğu bölgenin çok daha geniş sahasında yaşamaktaydılar. Türk Alparslan’la anlaştıklarında, asırlar sonrasında “Kürt mürt yok” denebileceğini hayal edemezlerdi. Osmanlı, Kürtlerin o dönem için en güçlüleriyle (Kürt mirleri/aşiret şeyhleri), “aşağı tabakalar”dan toplanacak verginin paylaşımı ve savaşlarda asker sağlama karşılığı “yerel otorite olma”larını kabullenerek anlaşmalar yaptı. “Kürdistan”, sözcük olarak değil sadece içeriği neyi ifade ediyorsa öyle olarak Mustafa Kemal dönemine dek resmi yazışmalarda dahi yer alabildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu uluslararası alanda tanınır duruma getirmek için Lozan'ın ilk dereceden ve baş temsilcisi ve M. Kemal’in tartışmasız en çok birleşebildiği kişi olarak İnönü, “Türklerin ve Kürtlerin temsili” iddiasıyla imzalar attı.

Bu “eski yöntemler”in yinelenebilir olacağını sananlar fena halde yanılıyorlar. Tarihsel gelişmeyi ve çelişkilerin farklılaşması ve düzeyini dikkate almayan uzlaşıcılar, ekonomik toplumsal koşulların, onlarla bağlı çelişkilerin ve sorunların çözüm araç ve yöntemlerinin değiştiğini kabul etseler dahi, bunun gereklerini anlamaktan uzaklar ya da bilerek anlamazdan geliyorlar. Ama, toplumsal tarih bu değişim ve sonuçlarını çarpıcı biçimde önümüze koyuyor. Koşullar ve gelişmelerin seyri, kapitalist gelişmenin düzeyi, toprak, kara suları, enerji kaynakları, barajlar, kara yollarıyla bölgenin diğer ülkeleriyle ulaşım, ticari faaliyet, bölgenin eski egemeni bir imparatorluğun mirasçısı olmanın haleti ruhiyesi, bütün bunlar izlenecek politikanın etkeniydi. Kendisi emperyalizmin etki alanında ve bağımlı konumuyla birçok şeye muhtaç durumda olsa da, fetih geleneğiyle “damarlardaki kan” arasında bağ kuracak denli bağnaz bir sosyopisikoloji ile ekonomik çıkarların belirlediği askeri politika kimi zaman düşük yoğunluklu, kimi zaman toplu yok edişleri gerçekleştirecek şekilde devam edegeldi. 

Belirleyenlerden biri de “toplumsal etki-tepki ilişkisinin seyri”ydi. Kapitalizm feodal, yarı feodal geri ilişkileri çözüp klan-aşiret yapısından uluslaşmaya evrilmeye yol açtıkça, toplum burjuvazi ve işçi sınıfı başta olmak üzere farklı biçimde şekillenmelere sahne oldukça, sınıfsal hak ve çıkarların yanısıra Kürtlerin ulusal talepler için mücadelesi de daha belirgin hale geldi.

Ülkenin insan gücü ve diğer maddi kaynaklarının sömürülmesinden sağlanan kârlarla palazlanan egemen burjuvazi ve politik askeri temsilcileri, işçi ve emekçilerin mücadelesini baskı ve yasakları ihmal etmeksizin işbirlikçi sendika patronları aracıyla etkisizleştirmeyi; Kürtlerin hak eşitliği talebini ise bir yandan işbirlikçi aşiret ağa-beyleri ve din bezirganları aracıyla diğer yandan merkezi askeri gücü kullanarak bastırmayı yönetme politikası olarak sürdürdüler. Sıkıyönetimler, olağanüstü haller, toplu katliamlar, nüfus hareketlerini tetikleme ve zorla yer değiştirmeler, kitlesel gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, gözaltında kaybetme vb... Asıl politika buydu ve bu olmaya devam ediyor. Arada, mücadelenin kitlesel boyutlar alması karşısında içine düşülen açmazla bağlı olarak “kimliği tanıma”, “sorunu çözüm için masa kurma” vb aykırılıklar da olmadı değil; ama bu kimseyi aldatmamalıydı. Aldanmamak gerekir!

On yıllar boyu devam eden bir çözümsüzlüktür Kürt sorunu. Ve şimdiki devlet yönetiminin başındaki “Tek adam”ın ilanıyla “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur, terör sorunu vardır, o da yok edilecektir!” Dağda “Kıran Operasyonu”, kentlerde “Belediye operasyonu”, bu politikanın ürünüdür. Devletin -ki soyut bir şey olmayıp kanlı, canlı insan gruplarının çeşitli kurumlarda biraraya gelip işlettikleri mekanizmanın adıdır- Kürt sorunu gibi bir soruna ihtiyacı vardır! Kimilerinin “egemen akıl” olarak nitelediği mali-askeri oligarşi, Kürtlerin talep ettikleri ve burjuva hukuku çerçevesinde karşılanması mümkün hakları dahi ısrarla reddeder ve savaşma nedeni gösterirken, “yeni bir çözüm” amacı güdüyor değildir. Çözümsüzlük, bütün açmazına rağmen günümüz egemenlerinin “umarı”dır! Bu, bir devrim olasılığının gündeme gelmesine karşı “önleyici savaş” stratejisinin güncele ve güncel olaylara uyarlanmasıdır.

İşçi sınıfının ve kent-kır emekçilerinin kapitalist sömürü koşullarında tutulabilmeleri için, “bölücülük”-“bölücü terör”, “dış düşman”, “içerdeki hainler” söylemini inandırıcı kılacak olgu ve gelişmelerin olması gerekir. Türk işçi ve emekçilerinin “bölünme” korkuluğuyla yedeğe alınması ve Kürt işçi ve emekçilerinin “ulusal haklar”la sınırlı bir platformu aşmalarını önlemek için devlet oligarşisinin her araç ve yönteme başvurduğundan ve başvurmaya devam edeceğinden kuşku duymamak gerekir. Üç önemli kentin belediye başkanının “terörle ilişkili” gösterilerek “İçişleri Bakanlığı” tarafından görevden alınması, bu kapsamdaki gelişmelerden sadece biridir.

Kürt kentlerinde yaşayanlar, yüzde 60’ların üzerindeki oylarıyla belediye yöneticilerini mi seçmişler, onlara söylenen, Siz “Kim”siniz(?) ki, bizim istemediğimiz kişileri belediye başkanı seçersiniz, hem seçseniz ne olacak, biz devletiz ve istediğimiz de görevden alır, yargılar, demir kapıların ardına dahi kapatırız!” İçişleri Bakanlığı’nın “Kim tarafından nasıl belediye başkanı yapıldığı bilinmeyen insanlar” açıklaması, mücadeleyi sandığın belirleyiciliğine indirgemiş ve ona iman etmiş “solcu”lar dahil, reformist hayalperestlerin suratına vurulmuş bir şamardır da!

Sonuç şudur; ekonomik, sosyal, politik her alanda en küçük bir hak bile ancak Türk, Kürt, Arap ve diğer tüm milliyetlerden sömürülüp ezilenlerin ve bu toplumsal kesimlerin hakları için mücadele eden sendikal ve politik örgütlerin birleşik mücadelesinin ilerletilmesiyle mümkün olacaktır. Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, Kürt ulusal talepleri dahil demokratik siyasal hakların elde edilmesi, bu doğrultuda kısmi reformcu değişimlerin sağlanabilmesi dahil, herhangi iyileştirme başka türlü ve hele de Saray iktidarının icazeti ve lütfuyla mümkün olamaz. Bu doğrultudaki mücadelenin ilerletilmesi için gerekliliklerden biri de, işbirlikçi sendika bürokrasisinin, şovenist gerici “aydın” müsveddesi “sivil toplum kuruluşu” yöneticilerinin etkisiz kılınmasıdır.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa