19 Temmuz 2019 03:50

Kıskaçtaki Türkiye

Paylaş

Bu hafta Türkiye ile Batı ülkeleri arasındaki ilişkilerde önemli gelişmeler oldu.

Önce Avrupa Birliği (AB), Akdeniz’deki gerilimi gerekçe göstererek Türkiye’ye bir dizi yaptırım kararı aldı, sonra ABD, Rusya’dan S-400’lerin alınması nedeniyle Türkiye’ye F-35 projesinden çıkardı.

Her iki karar da, izlenen yanlış politikalardan ötürü Türkiye’nin “Batı cephesi” tarafından kıskaca alındığını, mengenenin sıkılacağını gösteriyor.

AB’nin jet hızıyla dört başlık altında sıraladığı yaptırım kararlarında, “Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı hareket etmesi” gerekçe olarak gösteriliyor. 28 AB ülkesinden hiç birisinin bu karara itiraz etmemesi, Türkiye’nin ne kadar yalnızlaştığını göstermesi açısından önemli.

“Üye ülke” Güney Kıbrıs’ın çıkarlarının korunması adına alınan kararların asıl hedefi, elbette bölgedeki doğal gaz kaynaklarının AB adına sahiplenmesinden kaynaklanıyor.

Ne var ki yaptırım kararlarının alındığı Türkiye de yıllardır AB’nin “aday üyesi”. AB’nin “üye” ve “aday üye” ülkeler arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkta arabulucu, uzlaştırıcı misyonu bir yana bırakarak doğrudan taraf olarak cezalandırma yolunu seçmesi bundan sonraki sürecin nasıl devam edeceği konusunda da fikir veriyor. Akdeniz’de Türkiye-Kıbrıs geriliminde tansiyonun yükselmesi durumunda, AB ile tam üyelik yönünde atılan adımların bir anlamının da olmayacağı anlaşılıyor. Zira Brüksel’den yapılan açıklamalara bakılırsa Türkiye’nin Akdeniz’de arama faaliyetlerini durdurmaması durumunda yeni yaptırımların yolda olduğu ifade ediliyor. Dolayısıyla kıskaç devam edecek.

Buna AB’nin gelecekte izleyeceği militarist ve saldırgan dış politikayı da eklediğimizde ilişkilerin normalleşmeden çok gerilim hattı üzerinde ilerleyeceği söylenebilir.

Benzer bir durum ABD ile ilişkileri açısından da geçerli.

Rusya’dan S-400’lerin nakledilmesi üzerine ABD ile yaşanan söz düellosu Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılmasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın Osaka’daki G20 Zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdiği sözün boş olduğu görüldü. Trump’ın kendisine kalsaydı ABD silah tekeli Lockheed Martin’in kazanmaya devam etmesi için S-400’lere rağmen Türkiye’nin projede kalmasında bir sakınca yoktu. Zaten kararı açıklarken de “Bu durumdan dolayı F-35 uçaklarının üreticisi Lockheed Martin’in memnun olmadığını” ifade etmekte sakınca görmedi.

Ancak, ABD’nin bölgesel çıkarları ve emperyalist paylaşımdaki planları bir silah tekelinin çıkarlarından daha fazla. Açıkça “düşman” ilan edilen ve etki alanı sürekli daraltılmak istenen Rusya ile yakın ilişkiye göz yummak daha fazla tekelin çıkarlarını bir yana bırakmak olurdu.

Belirtmek gerekiyor ki; ABD’nin zorunlu olarak aldığı bu karar Türkiye halkları için olumlu bir gelişme. Zira F-35 projesinde kalmak, savaşa ve silahlanmaya daha fazla para ayırmak, militarist yayılmacı politikanın katlanarak devamı anlamına geliyordu. Resmi kaynaklara göre Türkiye’nin adet satın almak istediği 120 adet F-35 savaş uçağının her birinin maliyeti 90-100 milyon dolar. Bu da Türkiye’nin sadece F-35’lere ne kadar bütçe ayırmak zorunda kalacağını gösteriyordu.

Buna bir de Almanya başta olmak üzere değişik ülkelerden alınan ve alınması planlanan silahları eklediğimizde, Türkiye’nin bölgesinde hızla silahlanan bir ülke olduğunu yeterince ortaya koyuyor.

ABD’nin Türkiye’yi F-35 projesinden çıkarmasından sonra da taraflar arasında ara bir yolun bulunması için girişimlerin süreceği anlaşılıyor. Çünkü, özellikle ABD’li silah tekelleri Türkiye pazarını terk etmemek için Trump ya da yerine gelecek başkan üzerine baskı kurmaya devam edecekler.

Rus silah tekelleri ise oluşan bu “yeni durumdan” en iyi şekilde yararlanmaya çalışacaklar. ABD’nin F-35’ler konusunda verdiği kararın hem ardından Rus yetkililerinin savaş uçağı satma teklifinde bulunmaları da bunu gösteriyor.

ABD ve AB’nin yaptırım kararlarını sertleştirmesi ya da uzatması durumunda Türkiye’nin “çareyi” Rusya ile yakınlaşmakta gördüğü sır değil. Dahası devlet içerisinde azımsanmayacak bir kesim artık yönün Rusya-Çin eksenine çevrilmesini savunuyor.

Bu Türk dış politikası için elbette yeni bir durum değil. Bir emperyalist blokla yaşanan gerilim ya da anlaşmazlığın neticesinde karşı taraftaki emperyalist güçle hareket etme adeta bir gelenek. Geçmişte Rus ve İngiliz emperyalistleriyle sorun yaşayan Osmanlı çareyi Almanya’ya yakınlaşmada bulmuştu. Alman-Osmanlı ittifakının akıbeti Birinci Dünya Savaşı’nda ağır yenilgi olmuştu.

Sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise sömürgeci Batı’ya karşı çareyi Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmada buldu. Sovyetlerin, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında yaptığı bütün yardımlar kabul edildi, ancak sonradan sırt çevrilip Batı’ya teslim olundu. Sonraki yıllarda batıyla gerilim (Kıbrıs vesilesiyle) olduğunda Sovyetlere yaklaşma hep bir koz olarak kullanıldı.

Aslında bugün olanlar bir bakıma geçmişin tekrarı.

Bu siyasetin Türkiye’yi bir tehlikeden diğerine sürüklediği ortada. Dolayısıyla, nasıl ki geçmişte izlenen pragmatik politikalar çare olmadıysa, bugün de olmayacak. Çare içeride ve dışarıda barış üzerine kurulmuş, anti-militarist bağımsız bir dış politikanın izlenmesinde. Bu yapılmadığı sürece Türkiye'nin emperyalist devletlerin kısacından kurtulması mümkün değil.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa