16 Temmuz 2019 04:35

S-400 milli güvenlik ve egemenlik meselesi mi?

Paylaş

Cumhurbaşkanı Erdoğan, medya temsilcileri ile yaptığı toplantıda “ülke tarihinin en önemli anlaşması” ilan ettiği S-400’lerin alımı ile milli güvenliğin garanti altına alınacağını söylüyor. Erdoğan, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdidi ise “Arap coğrafyasında yaşanan trajik gelişmelerin bir parçası yapılmaya çalışılması” biçiminde açıklıyor. 

Peki, gerçek Erdoğan’ın ortaya koyduğu gibi mi?

Bölgede (Ortadoğu) yaşanan gelişmelere ve bu gelişmeler karşısında Erdoğan iktidarının uygulamaya çalıştığı politikalara bakıldığında yapılan açıklamalar konusunda söylenebilecek ilk şey, bu açıklamalarla gerçeğin ters yüz edilmeye çalışıldığıdır.

PARÇASI DEĞİL, SUÇ ORTAĞI

Erdoğan, Türkiye’nin Ortadoğu’daki trajik gelişmelerin parçası yapılmaya çalışıldığını söylüyor. Oysa Türkiye, ülkedeki iktidarın uyguladığı politikalar nedeniyle bu trajik gelişmelerin parçası değil, yaratıcılarından biridir. 

Sahip olduğu enerji kaynakları (petrol ve doğalgaz) nedeniyle dünyanın en önemli bölgelerinden biri olan Ortadoğu’da bu enerji kaynaklarına sahip olmak ve geçiş yollarını denetlemek için bir egemenlik/paylaşım mücadelesi veriliyor. Bu paylaşım mücadelesinin bir tarafında ABD ve batılı emperyalistler ile bölgesel işbirlikçileri bulunuyor. Öte tarafında ise, “tek kutuplu dünya kabul edilemez” diyerek Çin ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) kuran Putin ve bölgede bunlarla işbirliği halinde bulunan başını İran’ın çektiği güçler yer alıyor. 

Burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ancak Türkiye’deki iktidar 2011’de ABD ile işbirliği halinde yeni Osmanlıcı hayaller ve yayılmacı emellerle Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunmuştu. Suriye rejimi düşecek, İran kuşatılacak, Rusya’nın Akdeniz ve Ortadoğu’ya açılmasının önüne geçilecek ve Çin’in enerji ihtiyacını karşıladığı en önemli enerji geçiş yolları denetim altına alınacaktı. Bu politikanın ters tepmesine ve ABD ile Türkiye’deki iktidarın önceliklerinin (Erdoğan iktidarının özellikle Suriye Kürtlerinin güçlenmesini ülke içinde uyguladığı Kürt politikası için tehdit olarak görmesi) farklılaşmasına bağlı olarak giderek karşı karşıya geldikleri bir tablo oluştu. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımına gelen süreç, bu gelişmelerin bir sonucu olarak gerçekleşti.

Demek ki, öncelikle Türkiye’deki iktidarın yayılmacı emellerle öncülüğüne soyunduğu müdahale politikası sorgulanmadan, Türkiye’nin Ortadoğu’daki trajik gelişmelerin parçası yapılmaya çalışıldığını söylemek gerçeği ters yüz etmekten başka bir şey değildir. Gelelim S-400’ler üzerinden süren/sürdürülen tartışmalara…

S-400 almak, gerçekten bir milli güvenlik ve dahası milli egemenlik meselesi midir?

Rus S-400’ü mü almak ülkenin çıkarındadır, yoksa ABD Patriot’u mu?

ABD yaptırım (CAATSA) uygularsa sonuçları ne olur?

F-35 alamazsak milli güvenliğimiz tehlikeye girmez mi?

ÜLKE GÜVENLİĞİ VE SİLAHLANMA

Özetle konuyla ilgili tartışmalar “Amerikan silahı mı, Rus silahı mı almalıyız?”, “Milli Güvenlik ve çıkarlarımız için ABD’nin mi, Rusya’nın mı yanında olmalıyız?” ekseninde yürütülüyor.

Dahası sadece iktidar da değil, CHP lideri Kılıçdaroğlu ve millet ittifakındaki ortağı Akşener de S-400 alımını milli güvenlik ve egemenlik meselesi olarak değerlendiriyor ve ABD yaptırımlarının “kabul edilemez” olduğunu söylüyor. Medyada S-400’ler konusunda atılan manşetlere bakıldığında Aydınlık ve Akit’in, Sabah ile Sözcü’nün manşetlerinin aynılaştığı görülüyor.

Oysa tartışma emperyalistlerle yapılan pazarlıklara ve güvenlik adı altında daha fazla silahlanmaya endekslendiğinde ülkenin bölgesel savaş tehdidinden kurtarılması mümkün değildir. 

İster Rus, ister ABD silahı alınsın; ister Rusya’nın, ister ABD’nin yanında durulsun, Türkiye şu ya da bu şekilde bölgesel paylaşım mücadelesinin ve savaş tehdidinin parçası haline gelmekte/getirilmektedir.

Siz tehdit olarak gördüğünüz başka ülkelere karşı silahlanırsanız, onlar da size karşı silahlanır. Yani silahlanma güvenliği sağlamaz, aksine ülkeyi gerilimin içine daha fazla çeker. Üstelik halkın ihtiyaçları için harcanması gereken milyarlarca dolarlık kaynaklar silah tekellerine, emperyalistlere gider.

Bugün ABD ile 360 milyar dolarlık silah anlaşması yapan S. Arabistan’ın dünden daha güvenli haline geldiğini kim söyleyebilir? Aksine bu silahlanma yarışı S. Arabistan’ı giderek daha fazla savaş girdabının içine çekiyor.

Burada akıllarda kalan soru şu: Öyleyse olası tehditlere karşı ülkenin güvenliğini nasıl sağlayacağız?

ANTİEMPERYALİST HALKÇI BİR İKTİDAR, BARIŞ VE DEMOKRASİ…

Bu soruya başka bir soru ile yanıt verelim. ABD’nin arka bahçesi Venezuela’da ABD eliyle yapılan darbe girişimlerini boşa çıkaran Chavez’in elinde S-400, Patriot ya da F-35’ler mi vardı?

Burada elbette Chavez ve Venezuela’da uyguladığı ülkedeki tekellere bile dokunmadan sınırlı bir antiemperyalizme dayanan politikalar konusunda çokça şey söylenebilir ve zaten bugün ülkesinin geldiği nokta uyguladığı politikaların birçok noktadan eleştiriye muhtaç olduğunu gösteriyor. Ancak ABD’nin arka bahçesi olan Venezuela’da ABD destekli darbe girişimlerinin boşa çıkartılabilmesi, bütün sınırlılıklarına rağmen bir iktidarın anti-emperyalist olabildiği, komşularıyla barışçıl politikalar geliştirebildiği ve emperyalist saldırganlığa karşı halkının çıkarlarını savunabildiği ölçüde ülkesinin de güvenliğini sağlayabildiğini göstermesi bakımından güncel bir örnektir.

Sonuç olarak ülkeyi emperyalistlere daha fazla bağımlı kılacak ve bölgesel savaş tehdidinin içine çekecek politikalarla ülke güvenliği sağlanamaz. Bu ülkenin ne S-400’lere ne de Patriot’lara, ne NATO’ya ne de ŞİÖ’ye ihtiyacı vardır. Bu ülkenin güvenliğinin sağlanması ve halkın egemen olduğu/olacağı bir iktidarın kurulması için yayılmacı emelleri olmayan, komşu ülke ve halklarla barışçıl politikalar geliştiren anti-emperyalist ve içeride de başta Kürt sorunu olmak üzere ülkenin demokrasi sorunlarını çözecek bir demokratik iktidara ihtiyacı vardır.

Erdoğan iktidarında ifadesini bulan tek adam rejimi ise, içeride baskıcı ve dışarıda yayılmacı emelleri olan bir iktidardır. Son S-400 krizinde olduğu gibi uyguladığı politikalar ülkeyi daha büyük tehditlerle yüz yüze bırakmaktan ve halkı da daha fazla yoksullaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. 

Demek ki, ülkenin karşı karşıya bulunduğu tehdidi doğru tanımlamak için her şeyden önce soruna iktidar ve destekçilerinin dayattığı çerçevenin dışında bakmak gerekiyor.

 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa