12 Temmuz 2019 03:40

Bir siyasi dizayn aracı olarak 15 Temmuz

Paylaş

Türkiye’nin siyasi tarihine bakıldığında kritik dönemlerde darbelerin siyasetin dizayn edilmesinin olağanüstü biçim/araçları olarak devreye sokulduğu görülür. Darbelerin böylesine etkili bir siyasi enstrüman olarak kullanılabilmesinde cumhuriyet rejiminin demokratik temellerinin zayıflığı, ekonomik olarak bağımlı kapitalist, askeri olarak NATO üyesi bir ülke olunması ve mali oligarşi ile iç içe geçmiş güçlü bir bürokratik yapının bulunması ve elbette ordunun siyasete müdahaleyi hak gören geleneğinin etkisinden söz edilebilir. Nihayetinde 1960 darbesinden 71 muhtırasına, 12 Eylül 1980’den 1997 ‘post-modern’ darbesine ve 2007 ‘e-muhtıra’sına kadar darbelerin siyasi gidişat üzerinde belirleyici etkisi oldu.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin 2000’li yılların başında ABD ve batılı emperyalistlerin desteğinde iktidara gelen/getirilen neo-liberal İslamcı-muhafazakâr burjuva güçlerin kendi aralarındaki çatışmanın bir sonucu olması bakımından önceki darbelerden/darbe girişimlerinden ayrıldığı söylenebilir. Öte yandan bu darbe girişimi, başarısızlığa uğramasına rağmen bu kez darbe girişiminin hedefi konumunda bulunan siyasi gücün yeni bir siyasi inşaya girişmesinin önünü açması bakımından darbe dönemlerini aratmayacak sonuçlara yol açtı.

15 Temmuz’daki darbe girişiminin arkasındaki güç (Gülenciler-FETÖ) ile darbe girişiminin hedefi olan güç (Erdoğan) aslında uzunca bir süre ABD ve batılı emperyalistlerin desteğinde ülkeyi birlikte yönettiler. Burada Erdoğan ve Gülencilerin bu dönem boyunca siyasi rakiplerini tasfiye etmek amacıyla yargı eliyle gerçekleştirdikleri operasyonları ve yine kendileri ile bağlantılı sermaye çevrelerini güçlendirmek için devlet eliyle sağlanan olanakları uzun uzadıya anlatmayacağız.

Ancak siyasi rakiplerini saf dışı bıraktıkları ve sermaye içindeki dayanakları arttığı oranda ittifak halindeki bu iki İslamcı-muhafazakâr güç arasındaki iktidar mücadelesi de daha görünür oldu. Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın bu kadar hızlı gelişmesinde ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar keskin bir hatta ilerlemesinde bölgesel (Ortadoğu) gelişmelerin ve AKP iktidarının bölge politikasının da önemli bir etkisi oldu. AKP-Erdoğan ile ABD-Batılı emperyalistlerin bölge politikası arasındaki makasın açılması, Gülencilerin bu karşıtlığı darbe girişiminin dayanağı olarak kullanmalarını kolaylaştırdı.

Nihayetinde 2012’de Gülencilerin MİT’i ele geçirmeye yönelik hamlesiyle görünür olan bu iki güç arasındaki gerilim ve çatışmalar çeşitli evrelerden geçerek 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ile farklı bir boyuta taşındı. Bu darbe girişimi büyük oranda ordu dışındaki dayanaklarını oluşturmaktan yoksun bir girişim olarak ortaya çıktı ve kısa sürede bastırıldı.

O güne kadar tek adam rejimini inşa etmek için attığı bütün adımlarda zorlanan Erdoğan, bu darbe girişimini “Allahın bir lütfu” olarak görüp bu düzenin inşası için bir fırsata çevirdi. Bunun ilk adımı olarak darbe girişimine karşı halkın tepkisini yedeklemek ve muhalefeti arkasında saf tutmaya zorlamak için bütün kentlerde “demokrasi nöbetleri” adı altında gösterilerin düzenlenmesini sağladı. Darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen OHAL ve çıkarılan KHK’lerle fiili bir tek adam rejimi oluşturuldu. “Darbecilerle mücadele” adı altında başlatılan süreç tek adam rejimine muhalif bütün toplumsal kesimlerin hedef haline getirildiği bir darbe hukukunun işletilmesinin önünü açtı.

Bu darbe girişiminin siyasetin dizaynı bakımından iki önemli sonucu olduğundan söz edilebilir.

Birincisi; Erdoğan iktidarı, ABD ve batılı emperyalistleri bu darbe girişiminin arkasındaki güçler olarak görmesinin bir sonucu olarak Rusya ile yakınlaşma siyasetine yöneldi. Rusya’nın, Erdoğan iktidarının Suriye’de Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarını yapmasına ‘olur’ vermesi ile geliştirilen bu süreç ve ilişkiler, NATO üyesi olmaya devam eden bir ülkeye Rusya’dan S-400 savunma sistemi alınması anlaşmasıyla ileri bir boyuta taşındı.

İkincisi; bu darbe girişimi Suriye’de Kürtlere yönelik müdahaleleri ve içeride OHAL düzenini açıktan destekleyen ve bu adımları kendi fikrinin iktidar olması olarak gören MHP’nin fiili tek adam rejiminin ‘yasal’ bir çerçeveye kavuşması bakımından AKP-Erdoğan’a ihtiyaç duyduğu desteği vermesinin önünü açmış oldu.

OHAL koşullarında yapılan ve ülke tarihinin en şaibeli seçimi olarak gerçekleşen 16 Nisan 2017 Başkanlık referandumu ve devamında 2018 başlarında yapılan Afrin operasyonun hemen ardından gerçekleştirilen 24 Haziran 2018 seçimleri, MHP’yle ittifak halinde inşasına girilen yeni rejimin en önemli dönemeçleri oldular.

Ancak bu yeni rejim daha bir yılını bile doldurmadan içeride ve dışarıda biriktirdiği sorunların yarattığı açmazlarla karşı karşıya geldikçe dayanaklarının sağlam olmadığı ortaya çıktı. Rejimi kuranlar bu kez revizyondan, restorasyondan söz etmeye başladılar.

Suriye ve bölgede ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri kullanarak kendine manevra alanı açma siyaseti ciddi biçimde sınırlandı ve bunun bir sonucu olarak uzunca bir süre gündemde tutulan Fırat’ın doğusunda Kürtlere yönelik müdahale girişimleri rafa kaldırıldı.  Ötesinde İdlib’den Libya’ya, Mısır’dan Akdeniz ve Kıbrıs’a kadar bu iktidar yayılmacı emellerle nereye el attıysa orada kendi varlığı uluslararası bir sorun haline geldi.

Ülke içinde krizin etkisini giderek arttırması; işsizlik, yoksulluk ve zamların daha geniş halk kesimlerini etkilemesinin ve bugüne kadar iktidara destek veren emekçi kesimlerde bu desteğin geri çekilmesi yönünde bir eğilimin belirgin hale gelmesini sağladı. İktidarın halk kitlelerini kendi politikalarına yedeklemek için kullandığı ‘beka’ söylemi etkisini yitirdi. İktidar partisinin kendi içinde de başlayan çözülme-Babacan’ın istifası- Erdoğan iktidarının MHP’ye olan bağımlılığını ve MHP’nin iktidar üzerindeki etkisini de arttırdı.

Sonuç olarak “kaybedersek, rejim tartışması başlar” denilerek girilen 31 Mart yerel seçimlerinde hemen bütün büyükşehirlerin kaybedilmesi, iktidar blokundaki çözülmenin en somut ifadesi oldu. Ardından yine bu çözülmenin önüne geçmek amacıyla İstanbul seçimlerinin tekrarının dayatılması ve sonrasında ortaya çıkan sonuç, sadece İstanbul’da değil, ülke genelinde halkın tek adam rejimine vurduğu bir tokat olarak anlam kazandı.

Dış politikada karşılaştığı açmazlar ve yaşadığı sıkışmışlık, içeride bugüne kadar iktidara umut bağlayan emekçi kitlelerin desteğini çekmeye başlaması ve parti içinden gelen çatırtılarla belirginleşen çözülme, darbe girişiminin ardından girişilen yeni siyasi dizaynın ve bunun üzerine inşa edilen rejimin ayakta kalmakta giderek zorlanacağı bir gidişatı işaret ediyor. Elbette bu gidişatın en büyük güvencesi bunca baskıya rağmen darbe girişimine olduğu gibi, tek adam/dikta rejiminin inşasına da karşı halk kitlelerindeki mücadele eğiliminin güçlenmesidir. Çünkü darbe ve dikta rejimleri arasında sıkıştırılmak istenen halk güçlerinin demokratik bir geleceği inşa etmek için önünde mücadeleden başka bir seçenek bulunmuyor.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa