29 Mayıs 2019 03:46

Akar'ın "kendi dünyası" ve Johnson mektubu

Paylaş

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin seyri, iç ve dış siyasetin temel gündemi olmayı sürdürürken, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Habertürk’ten Didem Arslan Yılmaz’a yaptığı açıklamalarda, tarihi anlamı güncel ağırlığından fazla olan bir vurgu yaptı: "F-35 anlaşmasındaki bütün sorumlulukları yerine getirdik. Peki bu sözleşmede taraflardan biri S-400 alırsa anlaşmadan çıkarılır diye bir şey var mı diyoruz, hayır diyorlar. ABD anlaşmadan cayarsa kendi dünyamızı kurarız."

Akar, böylelikle asker kökenli bir politikacı olarak, belki bir denklik de kurarak, İsmet İnönü’nün, Johnson mektubuna verdiği yanıtı isim vermeden hatırlatan bir söylem kullanmış oldu.

Karşılaştırmalı olarak, sözün ağırlığını anlamaya çalışalım.

Dönemin ABD Başkanı Lyndon Jonhson, Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmaya hazırlandığı günlerde, 5 Haziran 1964’te Dönemin Başbakanı İnönü’ye, Türkiye’yi bu kararından caydırmak için telkin dozu yüksek bir mektup gönderir. İnönü’nün Johnson’a yanıtı olarak dile getirilen, ancak Johnson’ın bu mektubundan daha önce, 16 Nisan 1964’te Times dergisinde yayımlanan mesajında da yer alan, “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” sözleri, bir dış politika duruşu olarak sıkça hatırlatılır. Ancak, İnönü Johnson’a mektubunda diplomatik teamülleri gözeten bir dil kullanırken, Türkiye yönetenleri o dönemde de ABD ile köprüleri atmamıştır.

İktidar basını zaman zaman, Erdoğan’ın, İsmet İnönü’nün o dönemki tavrından daha ileri tutumlar aldığını kanıtlamaya dönük işler yapmışsa da, hem AKP’nin kurucu kadrolarının tarihi, hem de AKP’nin kuruluş tarihi bize başka şeyler söylüyor.

Öncelikle, Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil olmak üzere AKP’nin kurucu kadroları, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Sovyetler Birliği ve Türkiye içindeki sol muhalefet ile mücadele hedefiyle uyumlu hareket eden Milli Türk Talebe Birliği içinde militan bir biçimde yer almışlardı.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 seçimleri öncesinde de, ABD’ye özel bir ziyaret yapıldığını biliyoruz. “Karanlıklar Prensi” lakabıyla bilinen ve 2000’lerde ABD politikalarını biçimlendiren neokonservatif akımın öncüleri arasında yer alan Richard Perle, Erdoğan’la 2002 ortalarında yaptığı görüşmeyi 2004 yılı başında ABD’de American Enterprise Institute (AEI) tarafından düzenlenen bir toplantıda, artık Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla salonda bulunan Erdoğan’ı konuklara tanıtırken şöyle anlatmıştı: “Başbakanla bundan bir buçuk yıl önce [2002 ortaları] tanıştım. Dostum Cüneyt [Cüneyt Zapsu], telefon etti ve bana belki de başbakan olacak kişiyle tanışmak isteyip istemediğimi sordu. Ben de, ‘Tabii isterim’ dedim...O toplantıdan, başbakanın, Türkiye halkının kendilerine öncülük ettiği için şanslı olduğu bir kişi olduğuna ikna olmuş bir halde ayrıldım.”

Reagan’ın başkanlığı döneminde Küresel Strateji’den sorumlu ABD Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Perle, 1987-2004 arasında aynı bakanlık bünyesindeki Savunma Politikaları Kurulu üyesiydi.

Ortadoğu’da yüz yıllık dengelerin sarsıldığı ve taşların yeniden dizilmeye başlandığı süreçte, AKP iktidarı Suriye sahasında etki kazanabilmek için ABD’ye ek olarak, Rusya ile de ilişkiler geliştirmeye yönelirken, bu yönelimin ABD’de yarattığı rahatsızlığın sancılarını da yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Reza Zarrab ve Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de yargılanması gibi enstrümanlardan tutalım da, Trump’ın Türkiye ekonomisini sarsarak iktidarı dize getirmeye amaçlayan açıklamalarına kadar uzanan ilişkiler trafiğinden sonra şimdi yeniden ABD ile bir yol tutturulmaya çalışılıyor.

Örneğin, TÜİK verilerine göre, Türkiye ile ABD arasındaki dış ticaret hacmi, 2018’in ocak-kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1.4 artarak 19 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. ABD Ticaret Odası ABD-Türkiye İş Konseyi İcra Direktörü Jennifer Miel, ABD ve Türkiye arasındaki ticaretin, ikili ilişkilerde dengeleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi.

Şimdi ayrıca, ABD ile Türkiye arasında, Suriye’deki Kürt denklemini de içeren bir sürecin sondajı yapılıyor.

Dolayısıyla NATO’ya bağlı bir ilişkiler sisteminde yetişmiş olan Hulusi Akar’ın açıklamalarını da, tüm bu bağlamlar içinde ele almak gerekiyor. Türkiye ile ABD arasında, kimi zaman iki tarafın da iç politika ihtiyacından kaynaklı, kimi zaman da bölgesel denklemlerin zorlamasıyla sert mesajlaşmalar da duyabiliriz. Tüm bunları da, iki ülkenin ilişkiler tarihi bağlamında ve özellikle AKP’nin tarihi içinde ABD’nin hep özel bir yer tuttuğu gerçeğini atlamadan okumaya çalışmakta fayda var.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa