16 Mayıs 2019 04:13

Kılıçdaroğlu'yu dinlerken… Halk nerede, CHP nerede?

Paylaş

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, salı günü partisinin grup toplantısında demokrasiden sağlığa, ekonomiden “Anneler Günü”ne, “Eczacılar Günü”ne kadar her konuda partisinin görüşlerini açıkladı.

“Her konuda” diyorsak da sadece bu konu çeşitliliğine işaret etmek için. Yoksa Kılıçdaroğlu, usta bir cerrah titizliği ile “her konuya” değinirken birbiriyle yakın ilişki içindeki iki konudan hiç söz etmemeyi tercih etti.

Bu konulardan birincisi, HDP Milletvekili Leyla Güven’in başlattığı ve cezaevlerinde yüzlerce tutuklu tarafından sürdürülen “açlık grevleri”ydi. Ki, açlık grevlerindeki tutukluların talebi, “Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması”dır.

Kılıçdaroğlu konuşması içinde cezaevlerinden söz etti; ama “Cezaevlerinde en çok Kur’an okunan namaz kılınan ülke Türkiye’dir” diyerek, tuhaf bir saptama yapmakla yetindi.

CEZAEVLERİNDE AYLARDIR SÜREN AÇILIK GREVLERİ YOK MU?

Ama o cezaevlerinde 25-30 yıldır yatan siyasi tutuklulardan hiç söz etmedi. Dahası, son aylarda sadece Türkiye’nin demokratik kamuoyunda değil, dünya kamuoyunda gündem olan, “hayati tehlike” sınırını çoktan aşmış olan “açılık grevleri” ve açlık grevlerinin nedeni olan “Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması” talebini görmezden duymazdan geldi.

Oysa, Kürtlerin talepleri konusunda en gerici tezlere sahip MHP’nin genel başkanı Bahçeli’nin bile, Öcalan’ın “Avukatlarıyla görüşmesi gerekir” diyerek, tecridin kaldırılması için yeşil ışık yaktığı koşullarda CHP Genel Başkanı’nın tutumu elbette ki, hayret vericidir.

Bahçeli’nin açıklamasından sonra, CHP sözcülerinin bunu, Bahçeli’nin gerçek milliyetçi olmadığının kanıtı olarak gösterip TV kameraları önünde alaya almaları, Bahçeli’yi, oy için Kürtlerle yakınlaşan bir pragmatist olarak suçlayan açıklamaları da elbette ki, “en demokratik parti” olmakla övünen CHP için çok hazin bir durumdur.

Elbette Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesine Bahçeli’nin itiraz etmemesi, onun demokratlığının göstergesi olmadığı gibi, hükümetin Öcalan’ın avukatlarına görüşme izni vermesi de “Yeni bir çözüm süreci başlatma” adımı değildir. Bu adımın Kürt seçmenler arasında “beklenti” yaratarak İmamoğlu’nun oylarını küçük de olsa azaltmak olduğunu herkes bilmektedir.

Ama burada yaptığımız tartışma açısından asıl önemli olan, CHP’nin Kürt sorunu, Kürtlerin talepleri konusunda, böyle önemli bir seçimde, “Oy kaygısı duymayacak” kadar bir milliyetçilik çizgisinde ısrar etmesi CHP için ibret verici bir durumdur.

BÖYLE DEMOKRATLIK OLUR MU?

Kılıçdaroğlu’nun grubunda yaptığı konuşmada dikkat çeken “ikinci konu” ise, Kürt sorunu ve onun çözümünü demokrasi mücadelesi dışında bir konu olarak görerek, gündeme almamasıdır!

Kılıçdaroğlu konuşmasında, Atatürk ve İnönü’den başlayarak, Menderes, Demirel, Ecevit Erbakan, Özal’a kadar “Demokrasi mücadelesine katkı yapan siyasetçiler”in adlarını sayıp teşekkür etti. Ama partizan mahkemelerde siyasi iktidarın amaçları doğrultusunda aylardır cezaevinde tutulan Demirtaş, Yüksekdağ, Baluken gibi HDP önde gelenleri, seçilmiş ve eski milletvekilleri ile belediye yöneticilerinin içinde oluğu binlerce HDP’li siyasetçinin cezaevlerinde olmasına değinmedi. Örneğin Kılıçdaroğlu, “Osman Kavala’nın cezaevinde ne işi var?” diye sordu ama, “Demirtaş’ın cezaevinde ne işi var?” diye sormadı, soramadı!

Kılıçdaroğlu bu tutumuyla, HDP ile yan yana görünmek korkusuyla, “Anayasa’ya aykırı bir karar” dediği, “Dokunulmazların kaldırılması”nda AKP ve MHP ile suç ortaklığı çizgisinde durduğunu göstermiştir.

HALK NEREDE, CHP YÖNETİMİ NEREDE?

HDP’nin, batı illerinde CHP’nin adaylarına oy verme biçimindeki taktiği, CHP’nin kendisine yönelik tutumuyla bağlantılı değildir. Ama hem HDP hem de Kürt halkı CHP’nin “Kürt sorununun demokratik çözümü” ve AKP-MHP ittifakının HDP’yi legal siyaset alanından sürme girişimlerine karşı açıkça tutum almasını bekledikleri de bir gerçektir. Örneğin 23 Haziran seçiminde İmamoğlu’ya Kürt seçmen desteğinin “Konsolide edilmesi” için CHP’nin asgari demokratik bir mevzide tutum alması önemli görünmektedir.

Kaldı ki, demokrasi mücadelesi seçimde oy verip vermemekle de sınırlı değildir. Tersine seçimden sonra bu mücadele çok daha önemli olacaktır. Çünkü AKP-MHP ittifakı, seçimin soncunda da bağımsız olarak, “tek parti tek adam yönetimi” inşasının adımlarını hızlandırırken, emek ve demokrasi mücadelesini sindirmek için elindeki her imkanı seferber edecektir.

Bu yüzden de CHP, asgari demokratik talepler konusunda açık bir tutum almadan demokrasi mücadelesinin aktif ve etkili bir bileşeni olma şansını da yitirecektir.

Kaldı ki bugün, gerek HDP’ye gerekse CHP’ye oy veren yığınların bilinci CHP’nin böyle geri bir çizgide kalmasıyla çelişmektedir. 7 Haziran seçiminden beri bu bilinç ilerleyerek, bugüne gelmiştir. Burada ekside kalan CHP yönetiminin tavrıdır.

Yapılan açıklamalar, HDP’nin 23 Haziran’da, CHP’ye rağmen İmamoğlu’yu destekleyeceği doğrultusundadır. Ama zaten burada sorun olan, HDP’nin değil CHP’nin kendisini kuşatan, “Gerçek milliyetçi biziz” diyerek MHP ile milliyetçilik yarışına giren tutumudur.

Yakın gelecekte CHP yönetimini en zorlayacak olan da CHP yönetiminin bu geri tutumuyla halktaki demokrasi bilincinin gelişmesi arasındaki çelişki olacaktır.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa