12 Mayıs 2019 00:53

Makbul vatandaştan mahrum vatandaşa

Paylaş

“Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nden:

Üniversitemizin muhtelif Fakültelerine, siyasî yazı yazmamak, siyasî laf etmemek, siyasî bakmamak ve siyasî laf işitmemek ve okumamak şartıyla bir miktar Profesör, Doçent ve Asistan alınacaktır.

Not: Hükümet ve hükümetin iç ve dış icraatı lehinde yazılan her cins ve nevi yazı gayrî siyasidir.”

Yukarıdaki hiciv içeren alıntı Markopaşa gazetesinin 25 Kasım 1946 tarihli ilk nüshasında yer alıyordu. Markopaşa, bilindiği üzere uğradığı siyasi ve ekonomik baskılar nedeniyle sık sık kapanacak; Yayımcısı Sabahattin Ali, Yazarları Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz defalarca cezaevine girecek; matbaalar basmayı, bayiler dağıtmayı reddedecek; buna rağmen Merhumpaşa, Malûmpaşa, Ali Baba, Yedi Sekiz Paşa adlarını alarak iktidarı mizahla madara etmeye devam edecekti[1]. Tıpkı “Makbul Vatandaş”ın Peşinde başlıklı kitabından esinle Prof. Füsun Üstel’in cezaevine girmeden önce İstanbul Tabip Odasında verdiği son dersini “Mahkûm Vatandaşın Peşinde” olarak adlandırması gibi…

Markopaşa’nın tek parti iktidarını sarstığı dönemlerde, Üstel’in anlatımıyla devlet, eğitim yoluyla kamusal alanın yanı sıra özel alanın da sınırlarını çizen bir davranış mühendisliğine girişmiştir. Devletin makbul vatandaştan beklentisi sivil değil militan olmasıdır. Militan vatandaşlık profili yurtseverlik -hak ve vazife sistematiği- tehdit/tehlike algısı üzerine inşa edilir.

Füsun Üstel, 12 Eylül Darbesi sonrası militan vatandaşlık profilinin boyutlarının ve aktörlerinin genişlediğinin, yurttaşların daha da ayrıntılandırılmış bir tehdit ve tehlike algısına karşı seferber edildiğinin altını çizer. “İç’ ve ‘dış’ düşmanlardan oluşan bu paranoid dünya tasarımında, gerçek ya da potansiyel tehdit ve tehlike temasından, söyleminden hareketle sürekli teyakkuz ruhunun egemen olduğu bir ‘olağanüstü hal’ yurttaşlığı (ve yurtseverliği) telkin edilir” der[2].

İşte bu “olağanüstü hal yurttaşlığı” endoktrinasyonundan geçmiş hakimler, adlı adınca bir olağanüstü hal rejiminde Üstel’e kendi ifadesiyle “Tüm kesimler için adil ve sürdürülebilir barış için, ifade ve basın özgürlüğü dahilinde barış talebinde bulunduğu” için terör propagandası suçuyla 1 yıl 3 ay hapis cezası verdi. Üstel, suçlamayı reddetti, yargının “Bir daha bu suçu işlememe şartıyla” vereceği cezaya rıza göstermedi ve hukuk mücadelesini sürdürdü. İstinaf mahkemesi 25 Şubat’ta cezasını onadı. Ülkenin en iyi siyaset bilimi hocalarından biri geçen hafta “Sözün bittiği değil, başladığı yerdeyiz” diyerek cezaevine girdi.

Füsun Hoca, YÖK’ün 35. kuruluş yıl dönümünde, 6 Kasım 2016’da, BirGün Pazar’a “İşinde gücünde olmak…”[3] başlıklı bir yazı yazmış, Nazi rejimi altında, başta Yahudiler olmak üzere 1000’in üzerinde “olağan şüpheli” öğretim üyesinin ihraç edildiği ve yükseköğretimin rejimin ihtiyaçları doğrultusunda “reform”a tabi tutulduğu temizlik operasyonunu anlatmıştı. Markopaşa’nın Türkiye akademisinde oluşan biat kültürünü eleştirdiği, tek parti rejiminin kendisine “vazifelerle borçlu” apolitik yurttaşlar yetiştirmeye çabaladığı döneme denk gelen zamanlarda Almanya’da gündeme gelen “içeriden göç” meselesi yazının en çarpıcı kısmıydı. Romancı Frank Thiess’in aynı adlı makalesindeki iddiası “Gidenlerin uzaktan ahkam kesmelerine karşılık içeriden göçmenlerin bir yandan ülkelerine karşı sorumluluklarını yerine getirirken, diğer yandan da rejimle uzlaşmamak için çeşitli yöntemler geliştirdikleri, incelikli mesajlarıyla direndikleri” idi. Oysa Thomas Mann’a göre “İçeriden göçmenler, son tahlilde rejiminin suçlarına seyirci kalmış, hatta meşrulaştırılmasına hizmet etmişlerdi”. Prof. Üstel, Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın hapiste oldukları dönemde kaleme aldığı yazısının sonunu şöyle bitirmişti: “İçeriden göçmenlik gibi her zaman şaibeli kalacak bir tercihte bulunmadılar. Barış çağrısına ortak oldular. Yazarken söz sanatlarına başvursalar da, yaşamda ve barış taleplerinde eğretilemelerden medet ummadılar. Barışa barış dediler. Mesele de bu galiba…”[2]

İçeriden göçmen olmadığı, akademik özgürlükte, akademisyenin topluma karşı sorumluluğunda ısrar ettiği, nihayetinde barışa barış dediği için bedel ödeme sırası şimdi Füsun Hoca’ya geldi. Cezaevine girerken dahi ders vermeyi, umudu yeşertmeyi, devletin “makbul vatandaş”tan beklentisini kazıyıp altındaki pasif itaat talebini apaçık göstermeyi sürdürdü.

 “Çocuklar ölmesin” dediği için hapse giren Öğretmen Ayşe Çelik hakkında AYM’nin ifade özgürlüğünün ihlali kararının ardından “Anayasa Mahkemesi, almış olduğu bu kararla terör örgütlerinin açıkça propagandasını yapan, bildiriler imzalayan sözde akademisyenler olmak üzere, teröre destek veren bazı kesimleri cesaretlendirmiştir” diyebilen anayasa profesörünün taltif edildiği bu coğrafyada makbul vatandaş, bilimin, eleştirel düşüncenin üniversitelerden neredeyse tamamen temizlenmesiyle, akademisyenlerin cezaevine girmesiyle artık ‘mahrum’ vatandaşa dönüşüyor. Ve üniversitelerden kurumsal düzeyde hiçbir ses çıkmıyor. Türkiye akademisinde ‘işinde gücünde’ olanların içlerine doğru fısıldadığı “#herşeygüzelolacak” sloganı Füsun Üstel hapsedilmişken yazık ki korkak bir temenniden öteye gidemiyor. Umulmadık yerlerden yükselen sesler şaşkınlık yaratırken kadro derdindeki akademi susuyor…

1 - Levent Cantek, Markopaşa: Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi, İletişim Yayınları, 2001

2 - Füsun Üstel, “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi, İletişim Yayınları, 2004

3 - Füsun Üstel, “İşinde gücünde olmak…”, BirGün Pazar, 6 Kasım 2016

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa