12 Mayıs 2019 04:49

İstanbul'daki "bilinmeyen şey", Ankara'daki bilinenmiş meğer!

Paylaş

Geçen haftaki yazıya, YSK’deki AKP’nin temsilcisi Recep isimli şahsın gazetecilerle diyaloğuyla başlamıştık. “Kamuda ihraç edilenlerin yakını 2 bin 245 kişi sandık kurullarında görev yapmış.”  dediğinden; “Yapamazlar mı?” diye ‘beklenmedik’ bir soru gelince de, kem küm edip uzaklaştığından...

Türkiye, YSK’nin malum kararını da ilk o Recep’ten duydu işte. Son iki aylık hayatımıza ‘seçim cini’ gibi zuhur etmiş Ali İhsan Bey’le birlikte sözcüsü oldukları iktidarın akla ziyan gerekçelerini ciddiye alan hakimler de vardı Ankara’da! “Bilmediğimiz bir şeyler oldu İstanbul’da” şeklindeki tarihsel ‘belgi’nin(!) dayanağı da Ankara’da çok iyi bildikleri bir şey olduğu değil miydi zaten?

YSK kararının AKP’li temsilci tarafından açıklanması, bütün bu süreçte, AKP-YSK adına yapılmış tek samimi hareketti aslında. Takiyyeye, gizlemeye ne hacet; kendisine atfedilen ‘bağımsız-yüksek yargı’ etiketini söküp atmış YSK, ‘tek adamcı’ rejimin açık bir unsuru olmuştu artık.

YSK’nin bu pozisyonu da dahil, 31 Mart seçimleri, iktidarın toplumsal rıza ve ikna gücü bakımından elinde kalmış seçim-sandık sığınağını da nasıl hoyratça tepelediğini açıkça gösterdi. ‘Legalite’ diye bir kaygı yok artık! Seçimden kaçılmıyor ama kendi çoğunluğu dışında bir sonuca uyma zorunluluğu da duyulmuyor. Diyarbakır Bağlar’dan (artık) İstanbul’a kadar uzanan bir güzergâhta “millet iradesi”nin gerektiğinde nasıl ‘beka bozucu’ olabileceğinin aleni örnekleriyle tarihe geçti 31 Mart. Kuşkusuz ki ‘bu daha başlangıç’! İktidarı bu noktaya getiren sıkışmışlık hali artarak sürecek. Sıkışmışlık ve legaliteyi takmayan fiili durumlarla idare etme zorunluluğu birbirini tetikleyecek.

Peki, örneğin YSK ve seçim müessesesi böylesi bir fiili durum cenderesi altındaysa, bu alandan çekilmek mi gerekir? Daha da özelleştirelim; gaspedilen İstanbul seçimleri sonrası ne yapmalı?

Gönlümüzden geçen yanıtlar farklı olabilir elbette. Ama mevcut siyasal tablodan, nesnel-öznel koşullardan, zorunluluklardan bağımsız yanıtların da hükümsüz kalacağını unutmamak gerek.

'Ne yapmalı?' sorusuna haklılık-doğruluk bütünlüğü içinde yanıt aranmalı... Pervasız bir temsil gaspı karşısında haklılığı asla tartışılmaz bir önerinin (mesela boykotun) sonuç vermesi, ancak 'doğru' bir temel üzerinden somutlanmasıyla mümkündür. Doğru temel ise İstanbul'da seçim kazandıran zemindir; farklı kesimlerin en geniş ölçüde yanyana gelebilmiş olmasıdır. Seçimde aynı hizada durabilmiş birbirine benzemezlerden oluşan muhalif toplama ‘fire’ verdirecek her öneri, hiç kuşkusuz haklı olabilir ama doğru olur mu; düşünmek gerek...

Durum şöyledir; ‘Tek adamcı’ nesnelliğin zemin kazandırıp şekillendirdiği ‘kendiliğinden’ muhalif bileşkenin dahilinde ileri-geri güçler bulunmakta. Demokrasi mücadelesini esas alan görece ileri güçler (sosyalistler, HDP, CHP’nin bir kısmı...), sözkonusu toplamı yönlendirme, belirleme, harekete geçirme durumunda değil maalesef. 31 Mart seçimlerinde olduğu gibi (örneğin, HDP’nin Batı’da AKP’ye kaybettirme taktiği) sonuçlarda çok kritik, hayati rol oynanmıştır ama ‘toplam muhalefete’ taktik belirlemek ise başka bir odak olma ve güç meselesidir hâlâ. Bu anlamda, muhalefetin görece ileri(ci) kolu ile geriye çeken ‘ana akım’ arasında asimetrik bir durum var. Son tahlilde, taktiği güçlü olanlar belirliyor ve daha ileri pozisyonda olanların önerileri ya da önerebilecekleri gözetilmiyor.

Ama durum böyle diye, o ‘toplam’ın dışında kalmak da değiştirici siyasetin mantığına aykırıdır. ‘Millet ittifakı’nın dışında girilen seçimlerde, ‘Tek adamcı rejime’ kaybettirmek için, CHP merkezli bu bloku gözetmek, eleştirelliğini koruyarak karşısında yer almamak, ‘aynı hizada’ durabilmek... 31 Mart’ta olan buydu. Toplam başarının sırrı da buradaydı zaten.

Şimdi, gaspedilmiş İstanbul seçimleri sonrası da aynı sürecin bir başka aşaması... ‘Ne yapmalı?’ sorusu çok tartışılmadı. CHP tartışmadı, tartıştırmadı. Tekrar seçim hemen kabul edildi. Sistemi daha bir zora sokacak ve ayrıca düzen partileri içinde yer alan birçok muhalifi düzen dışına taşırabilme potansiyeli olan farklı taktikler ileri sürülebilirdi elbette. Ama işte, bu da bir güç ve uygun zemin meselesi. Haftalarca süren ve aslında ilk geceden itibaren Saray’ın kafasında net olan seçimi iptal olasılığına karşı daha en başından etkili, caydırıcı yanıtlar verilebilirdi. Özellikle CHP’nin yapması gerekiyordu, hiç girmedi bu topa. ‘Tekrar seçim oyununa dahil olmayacağız’ denilseydi o günlerde, süreç farklı gelişebilirdi. Seçimin iptal edilebileceği, olasılık olmaktan bile özellikle çıkarıldı. ‘Bu kadarı da olmaz’ denildi, ‘Dünyaya anlatamazsınız’ denildi, ‘AKP içinde bir kliğin yönlendirmesidir, Erdoğan kabul etmez’ denildi... ‘Türkiye ittifakı, demiri soğutmak lazım’ gibi yumuşatıcı mırıldanmalara dahi büyük anlamlar yüklendi. Sonrası biliniyor...

Bugün özellikle CHP’nin daha baştan olasılık olmaktan çıkardığı farklı seçeneklerin tartışılabilirliği kalmadı artık. İlerici güçlerle sınırlı kalacak olan ve girilecek seçimde muhalefet toplamından fire verdirecek her öneri, Saray iktidarına kazandıracak bir kendiliğindenlikle maluldur. Tartışmanın manası yoktur.

Ama her şeyin nasıl daha güzel olabileceğini tartışmak gerek elbette!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa