26 Nisan 2019 04:40

Sevsinler sizin kurucu değerlerinizi!

Paylaş

Bir süreden beri yeni parti kuracağı iddialarıyla gündeme gelen Ahmet Davutoğlu’nun birkaç gün önce yayımladığı ‘manifesto’su çeşitli yönleriyle tartışılıyor. Bu metne oldukça büyük önem atfedenler de, ürkek bulanlar da ve öte taraftan ihanet belgesi olarak görenler de var. Parti içi muhalefet çizgisinde kalarak yayımlanmış bu metin için söylenmesi gereken ilk şey, herhalde böylesi bir metnin ‘manifesto’ adını hak etmediği olmalıdır. 

Öte yandan eleştirilerini yaparken kendini AKP’nin ‘ikinci adamı’ konumuna yerleştirmekten de geri durmayan Davutoğlu’ya, Erdoğan’ın yeniden görev vermesinin kolay olmadığı düşünüldüğünde Davutoğlu’nun bu metin ile yeni bir ‘oluşum’ için zaman kazanmaya çalıştığı söylenebilir.

31 Mart yerel seçimlerinin ortaya koyduğu sonuçlarda da görüldüğü gibi AKP’nin güç kaybetmeye başlamış olmasının yeni oluşum arayışlarını hızlandırması şaşırtıcı değil. Gerek Davutoğlu’nun metninde ve gerekse zaman zaman Gül ve Babacan’a atfedilen yeni oluşum arayışları konusunda en dikkat çekici nokta bu arayışların merkezine ‘AKP’nin kurucu değerleri’ vurgusunun konulmasıdır. Dolayısıyla bu ‘kurucu değerler’ tartışmasız bir şekilde ülkeyi demokrasi ve refaha götüren ‘değerler’ olarak parlatılmakta ve AKP-Erdoğan’ın bu değerlerden uzaklaştığı için ülkedeki siyasi ve ekonomik durumun kötüye gittiği savunulmaktadır. 

Bu ‘kurucu değerler’ üzerinden Davutoğlu ve diğerlerine ülkenin siyasi geleceği bakımından yeni roller biçilmeye çalışıldığına göre sormak gerekiyor? Neydi bu böylesine çokça parlatılan ‘kurucu değerler’?

Türkiye’de 1986’dan AKP’nin başa geçtiği 2002’ye kadar toplam 8 milyar dolar özelleştirme yapılmışken 2015’e kadar bu rakam 62 milyar dolara çıktı. Üstelik Telekom, PETKİM, TÜPRAŞ gibi kamunun en büyük ve önemli telekomünikasyon ve enerji kuruluşlarının özelleştirilmesi de yine bu dönemde oldu. Öte yandan eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinin özelleştirilip ticarileştirilmesi de bu dönemde sağlandı.

Öyleyse özelleştirme politikaları ve yabancı sermayeye ekonomik bağımlılığın tarihinde olmadığı kadar büyümesi, bu kurucu değerlerin başında gelmektedir.

Bu dönemin dış politikada öne çıkan yönelimi, ABD emperyalizminin bölge politikalarına bağlı olarak ‘aktif dış politika’nın benimsenmesi olmuştur. Davutoğlu’nu böylesine önemli bir siyasi figür haline getiren de bu siyasi yönelimi teorize etmesidir. Davutoğlu’nun aynı zamanda teorize ettiği ‘Yeni Osmanlı’cı politikaların uygulayıcılarından biri olarak öne çıktığını da unutmamak gerekiyor.

Öyleyse emperyalizmin bölge politikalarının taşeronluğu ve bu temelde Türk burjuvazisinin yayılmacı emellerinin sözcülüğü bu kurucu değerlerin bir diğer öne çıkan özelliğidir.

Bu kurucu değerler arasında demokrasi, yargı bağımsızlığı gibi laflar da çokça ediliyor.

Oysa yargının tamamen iktidarın denetimine girmesini sağlayan 2010 referandumu yapılırken bu ‘kurucu değerler’ yürürlükteydi.

Ordu ve devlet bürokrasisinden ulusalcıların tasfiyesi için Ergenekon operasyonlarını yapanlar da Kürt siyasetinin tasfiyesi için KCK operasyonlarını düzenleyenler de bunlardı.

Bugün ‘hukuk devleti ilkesi’nden söz eden Davutoğlu, acaba anayasaya aykırı bir şekilde milletvekili dokunulmazlıklarının geriye dönük kaldırılmasını sağlayan değişiklik yapılırken neredeydi? Hem başbakanlığı döneminde HDP ve DBP eş başkanları ile HDP ve CHP’li milletvekillerinin tutuklanmasını sağlayan yasa değişikliğini yapıp hem de hukuk devleti ilkesinden bahsetmek herhalde Davutoğlu’nun ağzından düşürmediği siyasi ahlakın ilkelerinden biri olsa gerek!

Suriye’de, S. Arabistan ve Katar ile birlikte mezhepçi politikalara sarılan, sonra IŞİD için öfkeli çocuklar deyip Suriye rejimi ve Kürtlere karşı cihatçı çetelere her türlü desteği veren kimdi?

IŞİD’in Ankara’nın göbeğindeki saldırısından ardından utanmadan televizyonlara çıkıp "oyumuz arttı” diyen de Kürtleri açık açık ‘beyaz toroslar’ ile tehdit eden de Davutoğlu’ndan başkası değildi.

Söylediklerimizden yanlış sonuçlar çıkartılmasın. Elbette Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı dönemindeki politikaların birinci dereceden sorumlusu Erdoğan’dır. Zaten Davutoğlu’nun kendini ‘ikinci adam’ konumuna oturtması da Erdoğan’ın liderliğinin kabulü anlamına geliyor. Dolayısıyla dün nasıl Davutoğlu başbakanlıktan alınıp tasfiye edilirken başta Suriye politikası olmak üzere iktidarın yanlışlarının sadece Davutoğlu’nun sırtına yıkılmaya çalışılması kabul edilemezse, bugün Davutoğlu’nun da kendini iktidarın bütün günahlarından arındırmaya çalışması da kabul edilemez. 

Sonuç olarak, ABD emperyalizminin ‘ılımlı İslam’ projesi yürürlükteyken hükümete gelmiş/getirilmiş bir siyasi gelenektir söz konusu olan. Rolünü emperyalizmin bölge politikalarının taşeronluğu olarak belirlemiş ve bu temelde yayılmacı emelleri için cihatçı çetelerle bile iş tutmaktan geri durmayan, büyük tekellerin çıkarları temelinde işçi sınıfı ve emekçi halkın bütün kazanımlarına saldırmakta zerrece tereddüt etmeyen bir siyasi geleneğin ‘kurucu değerleri’dir tartışılan. Ve demokrasi bu siyasi gelenek için bugün olduğu gibi dün de iktidar yürüyüşünde kullanılan bir araç olmaktan fazlası değildi.

O yüzden ‘kurucu değerler’ diyerek böylesi bir siyasi geleneği bir kez daha parlatmaya çalışıp geleceğimizi bunlara teslim etmek isteyenlere söylenebilecek tek bir şey var:

Sevsinler sizin kurucu değerlerinizi!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa