26 Mart 2019 03:59

Çok geç olmadan ölümleri durdurun!

Paylaş

Leyla Güven’in “Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasının son bulması” amacıyla başlattığı açlık grevi eyleminin 138. gününü doldurduğu ve kendisiyle birlikte cezaevlerindeki açlık grevi eylemlerinin de kritik bir aşamaya geldiği bugünlerde dikkatler cezaevlerindeki başka ‘eylem’lere çevrilmiş durumda. Tekirdağ F Tipi Cezaevinde Zülküf Gezen’in 17 Mart’ta tecridi protesto için yaşamına son vermesinin ardından 23 Mart’ta Gebze Kadın Cezaevinde Ayten Beçet ve 24 Mart’ta da Oltu Cezaevinde Zehra Sağlam yaşamına son verdi. Bu yazı yazılırken maalesef  bir ölüm haberi daha geldi. Mardin Cezaevi'nden Medya Çınar da yaşamına son verdi.

Zülküf Gezen’in cenazesinin gizlice Diyarbakır’a getirilip gece yarısı gömülmesinin ardından Ayten ve Zehra’nın cenaze törenleri de tam bir abluka altında ve sadece ailelerinden sınırlı sayıda kişinin katılımıyla yapıldı. Bu törenlere HDP milletvekillerinin katılımı bile engellendi. Öte yandan bu eylemler konusunda devlet yetkililerinin sessizliği devam ederken sahibinin sesi medya organları da üç maymunu oynuyor.İktidar ve medyasını geçtik, Sezgin Tanrıkulu’yu saymazsak “sosyal demokrat” CHP de bu ölümler konusunda iktidara tek bir laf etmiyor/edemiyor.

Tek adam rejimi ve Cumhur İttifakının bir ‘beka’ sorunu haline getirdiği 31 Mart yerel seçimleri öncesinde kimse açlık grevleri ve cezaevlerinde yaşanan ölümler konusunda bir adım atılmasını beklemiyor. Açlık grevi eylemi çok kritik bir aşamaya gelen Leyla Güven de bunu görüyor ve söylüyor. Çünkü karşımızda HDP’yi “terörizm” ile ilişkilendirmeyi ve Kürtlere karşı ayrıştırıcı söylemler kullanmayı seçim stratejisinin merkezine koymuş faşizan bir ‘iktidar bloku’ bulunuyor.

Ancak iktidarın karşıtlarını terörize edici, toplumu kamplaştırmaya ve gerilimi tırmandırmaya yönelik stratejisinin sadece seçimlerle sınırlı bir strateji olduğunu düşünmek de yanıltıcı olacaktır. İktidara karşı dün kendisine oy veren kesimler içinden de azımsanmayacak bir tepkinin biriktiği ve dahası seçimlerden sonra ekonomik krizin etkilerinin daha ağır hissedileceği düşünüldüğünde Erdoğan iktidarının bu gerilim ve kutuplaştırma siyasetini  seçimlerden sonra da ülkeyi yönetme stratejisi olarak kullanmaya devam edeceği söylenebilir.

Bu tabloya Erdoğan iktidarının Suriye’de ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri kullanarak manevra yapma alanının giderek daralmasına rağmen Fırat’ın doğusuna operasyon emelinden vazgeçmediği ve bu konuda her türlü pazarlığa açık olmaya ve fırsat kollamaya devam ettiğini de eklemek gerekiyor.

Bu kısa özet ve tespitleri yapmamızın nedeni şu: Bir eylem ne kadar haklı gerekçelere dayanırsa dayansın, bu eylemin başarısını kendisini kuşatan sosyal-siyasal koşulardan bağımsız düşünülemez. Tecrit uygulamasının hukuk dışı olduğu ne kadar tartışma götürmez bir gerçek ise, Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999’dan bu yana siyasi iktidarların bu konuya hukuken değil, kendi siyasi ihtiyaçları üzerinden yaklaştığı ve deyim yerindeyse Öcalan’a tam bir siyasi rehin muamelesi yaptığı da bir başka tartışma götürmez gerçektir. Dolayısıyla bugün tecrit uygulamasına karşı başlamış eylemlerin başarısı, iktidarı bu uygulamaya son vermeye zorlayacak dinamiklerin ne kadar oluşup oluşmadığından, başka bir deyişle siyasi güç dengesinden bağımsız ele alınamaz.

Tam bu noktada ‘gazeteduvar’dan İrfan Aktan’ın cezaevlerindeki “intihar protestosu” konusunda yazdıklarına (gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/03/25/olume-seyirci-kalmak/) dikkat çekmek gerekiyor: Mevcut siyasi konjonktürde HDP’nin ‘Adalet Bakanlığına yaptığı “ölümleri durdurma” çağrısının sağır duvarlara yapılmış bir çağrı olduğu ortadadır.

İşte İrfan Aktan, “Peki iktidarın yaklaşımı, anlayışı buyken, intiharların önünü kim alacak?” sorusunu soruyor ve “Kürt hareketinin, Kürt siyasetçilerinin bu tür intihar eylemlerini kesin bir biçimde reddettiğini hiçbir muğlaklığa yer vermeyecek şekilde ilan etmesi” çağrısını yapıyor.

Bu çağrıya katılmamak mümkün değil. Çünkü gencecik insanlarımızın mücadele adına bir bir yaşamlarına son vermesine seyirci kalmanın sorumluluğu sadece devlete yüklenilemez. Kürt hareketi de çok geç olmadan bu eylemlerin son bulması için açık bir çağrı yapmalıdır. Böyle bir çağrıyı yapmak ne tecridi kabullenmek, ne de iktidarın politikalarına teslimiyet anlamı taşır. Aksine tecrit uygulamasının son bulması ve Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü yönündeki mücadele, Newroz’da yeniden yükselme eğilimine giren halk hareketinin ve yerel seçimlerde elde edilecek kazanımların üzerinden büyütülmelidir. Çünkü devlete/iktidara attırılacak olası bir geri adımın garantisi de ancak bu mücadele olabilir.  Öte yandan Kürt hareketine yapılan ölümleri durdurma çağrısı, Türkiye’deki demokrasi güçleri ve aydınların devleti adım atmaya zorlamaya ve Kürt sorununun eşit haklar temelinde demokratik çözümüne dair görev ve sorumluluklarını da ortadan kaldırmaz.

Öyleyse çok geç olmadan Kürt hareketi cezaevindeki ‘intihar eylemleri’nin sona erdirilmesi için çağrı yapmalı ve ülkedeki demokrasi ve barış güçleri de devleti tecridin sona erdirilip Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü konusunda adım atmaya zorlamak için sesini yükseltmelidir.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa