Sendrom


21 Haziran 2011 10:36

Siyaset gündemi içinde kullanılan kimi metaforlar, yol açtıkları tartışmayla, siyasetin rutininin dışına çıkarak biraz daha etraflı analizler yapmaya da vesile olur.
Geçtiğimiz günlerde basında yer alan bir kulis haberinde, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, AKP’nin seçimde yüzde 50’ye yakın oy almasını Stockholm Sendromu’na bağladığı öne sürülüyordu. Akşam gazetesinin haberine göre; MYK toplantısında Kemal Kılıçdaroğlu, mutsuz olmasına rağmen AKP’ye oy verenleri “Bizi kurtarmayın” diye polise direnen rehinelere benzetti. Gelen tepkiler üzerine Kılıçdaroğlu, böyle bir ifade kullanmadığını açıkladı.
Etik açıdan Kılıçdaroğlu’nun bu son açıklamasına da yer verdikten sonra, bu benzetme etrafında ortaya çıkan tartışmaya farklı bir açıdan katılabiliriz.  
Öncelikle, “Stockholm Sendromu”na dair kısa bir hatırlatma yapalım: 1973 yılında Stockholm’de Kreditbanken adlı bankaya giren soyguncular, polis tarafından kuşatılınca dört banka çalışanını rehin alarak, altı gün boyunca direnir. Altı günün sonunda, polis operasyon yaptığında ise beklenmedik bir durumla karşılaşılır. Rehineler, kurtarılmaya aktif biçimde direnir ama kurtarılırlar. Sonrasında rehineler, mahkemede soyguncu aleyhine ifade vermekten kaçınır. Dahası, aralarında para toplayıp soyguncuların savunmasına yardımcı olur.
Kurbanın kendisini, baskıcının yerine koyup olayları onun gözünden görmesini anlatan Stockholm Sendromu, bugün tarikat üyeleri, savaş esirleri, aile içi şiddet mağdurları gibi farklı durumlarda bir anahtar kavram olarak kullanılıyor.
1973 yılında Stockholm’de yaşanan soygun Al Pacino’nun başrolünü oynadığı 1975 yapımı Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü) filmine de konu edildi. Film, banka soygununun Brooklyn versiyonunu anlatmıştı.
Şimdi Kılıçdaroğlu’nun bu ifadeyi kullanmadığına dair açıklamasını da dikkate alarak, herhangi bir CHP kurmayının böyle bir benzetmeyi yapması halinde gerçekliği ne kadar açıklamış olup olmayacağını sorabiliriz.
Bilindiği gibi AKP, 2000’li yıllardan sonra siyasetin gündemine giren bir partidir. Oysa yer yer “jandarma dipçiği” ile de simgelenen CHP, cumhuriyetin kurucu partisi olarak şu anda varlığını devam ettiren en köklü parti konumunda.  Eğer baskı ve otorite ile ‘kurban’ arasında siyaseten böylesi mekanik bir ilişki kurulabilecekse, o zaman bunun her partiden önce CHP açısından geçerli olması gerekirdi ki, çok partili döneme geçişte DP’nin arkasında bulunduğu geniş halk desteği bile, kitlelerin baskıyı içselleştirme değil, ondan kurtulma yönündeki arayışının bir ifadesi olarak algılanabilir.
Ancak belki CHP açısından, kitlelerle ilişki ve seçimler bakımından ‘Vietnam Sendromu’nu çağrıştıran bir gerçeklikten söz edebiliriz. ABD askerlerinin püskürtüldükleri ve büyük kayıplar verdikleri ‘Vietnam’, işgalcinin işgal ettiği bir ülkeye öyle kolay nüfuz edemeyeceğinin somut bir örneğini oluşturur.
Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu bakımından CHP’nin böylesi dışsal bir güç olarak algılandığını son seçimlerde ortaya koymuştur. Onlarca yıldır CHP’nin belli bir sınırı aşmayan kitle desteği de, CHP’de temsilini bulan ‘modernliğin’ ve ‘üst tabaka solculuğunun’ bu ülkedeki önemli bir kesim açısından problemli bulunduğunun bir göstergesidir. Bu gerçeklikle yüzleşmekten hep uzak duran CHP kurmayları tam da bu nedenle, neredeyse her seçimin ardından ‘Vietnam Sendromu’ benzeri  bir hezimetle de yüz yüze kalıyorlar.
CHP kurmaylarının halk ile aralarındaki ‘yaban’ ilişkisini görebilmek için, Yakup Kadri’nin Yaban adlı romanına, dönüp yeniden bakmaları da anlamlı olabilir.
12 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu tablo içinde, doğru sonuçlar çıkarılması için doğru biçimde analiz edilmesi gereken, -aksi takdirde yeni bir sendroma dönüşme riski bulunan- bir noktayı da Dersim oluşturuyor. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokunun Dersim’den milletvekili çıkaramaması karşısında verilen ilk tepkiler içinde Dersim halkını ‘ihanet’ ile suçlamanın da aralarında bulunduğu sorunlu yaklaşımlara tanık olduk. Bu yaklaşım biçimleriyle, bunun tetiklediği tepkisel ve savunmacı yanıtlar arasında, Dersim’deki seçim sonuçlarını doğru değerlendirme ihtiyacının örtülü kalmaması kuşkusuz önem taşıyor. Dersim’deki seçim çalışmasına bizzat katılmış olan arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerde dile getirilen, Kılıçdaroğlu’nun Dersimli olmasından hareketle ‘Hemşehrimiz Başbakan olsun’ gibi bir duygunun ciddi etki gösterdiğine dair saptamalarını burada paylaşalım.
Doğrudan oradaki çalışmanın içinde bulunmuş olan ya da yakından izleyenlerin Dersim’de seçim sonuçlarını çeşitli yönleriyle ele alan değerlendirmeleri kuşkusuz, ‘tepkisellik’ ile ‘savunmacılık’ sarmalının dışında, oradaki gerçekliği doğru görmemize, doğru okumamıza yardımcı olacaktır.

evrensel.net
www.evrensel.net