24 Şubat 2019 03:45

Devlet babanın evlatları

Paylaş

Taciz, cinsel saldırı, istismar gibi suçların faillerinin, hele de suçüstü yakalandıklarında, ilk elden karşı tarafı suçlayan beyanlarına yabancı değiliz. Çok yakın zamanda Şule Çet davasında bu bahanelerin en iğrençlerine tanık olduk. Ortada apaçık bir suç varken, hemen her zaman, konu illa ki kadının ne giydiğine, ne içtiğine, yaşam tarzına, önceki ilişkilerine geliyor, hak mücadelesi “proje” olarak araçsallaştırılıp küçümseniyor. Memleket seçime kilitlenmiş, meydanlar/ekranlar günde en az üç mitingle inlerken, siyasetçisinden, yargısına, akademisyeninden, medyasına kadın mücadelesinin kazanımlarından duyulan rahatsızlık devletin beka sorununun yanına iliştiriliyor.

“Hepimiz evliyiz. Bu salonda hepimizin başına her an her şey gelebilir. 31 senedir bu işe bakıyorum. Herkes her türlü hatayı yapabilir, ben dahil. Herkes her an her şeyi yapabilir... Bizde klasik sohbetler vardır ya; bu kültür, eğitim meselesi. Bu saçma sapan bir laf. Bunun kültürle filan alakası yok. Profesör de dövüyor. Milletvekili de dövüyor” diyor Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan. Nafaka konusundaki düzenlemeden 1988’den beri rahatsızmış “Sen elin adamıyla evlen ben de sana ödemeye devam edeyim. Sen elin adamıyla gayrimeşru yaşa, ben de sana her akşam içki paranı göndereyim. Var mı böyle bir şey!” diye itiraz ediyor, “Bayram değil seyran değil süresize çevirdiler” diye tanımladığı düzenlemeyi. Bu konuşmayla aynı hafta Akademide Kadın Çalışmaları ve Sorunları Komisyonunca 2015 yılında hazırlanan ve YÖK tarafından, “Tutum Belgesi” adıyla üniversitelere gönderilen Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi’nin durdurulduğu açıklanıyor.

Bianet’in açıkladığı Erkek Şiddeti Çetelesine göre erkekler yalnızca 2018 yılında en az 255 kadını öldürdü, 61 kadına tecavüz etti, 188 kadını taciz etti, aralarında kız çocuklarının da olduğu en az 516 kadına zorla seks işçiliği yaptırdı, 347 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu ve en az 380 kadını da yaraladı. “En az” diye vurgulanmasının sebebi bilgilerin ancak medyaya yansıyan olaylardan derlenebilmesinden. Devlet bu verileri toplamıyor, derlemiyor, paylaşmıyor. Diğerlerini geçtik yalnızca bu bile, her olayın münferit görülme eğiliminde olduğunun, kadına ve çocuklara yönelik şiddet, cinsel saldırı, istismara karşı etkili bir politika geliştirme konusundaki isteksizliğin kanıtı. Bu şiddetle mücadele için ve yaşamın her alanında cinsiyet eşitsizliğinin önlenmesi için düzenlenen konferanslar, araştırmalar, üçüncü sayfa haberlerinde maalesef hâlâ karşımıza çıkan şiddete bahane üreten dile, medyanın toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretiminde oynağı role ilişkin uyarılar meğer “toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip” değilmiş. İfade YÖK Başkanı Yekta Saraç’a ait. Ayrıca bu projenin “Toplumca kabul görmediği hususunun” da altı çizilmiş. En azından akademik bir merakla sorabiliriz acaba hangi toplumca, kimler tarafından kabul görmemiş? Elimizde buna dair bir araştırma mı var? Sanmıyorum ama olsa bile üniversitelerin görevi toplumca kabul gören projeler üretmek midir? Belediye miyiz biz?

Bu beyanların ardı ardına gelmesi, adım adım yaklaşmakta olan kadına yönelik politik tutum değişikliğinin bir parçası. Tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kadınların, erkeklerin saygı duyulan eşleri olarak yetiştirilmesi” ifadesinin yer aldığı İslam Konferansı Örgütü tüzüğünü, onaylanması için TBMM’ye göndermesi gibi ya da erken yaşta evliliklere getirilmesi planlanan af gibi… Hükümete en yakın kadın yazarlardan birinin kadın erkek eşitliğinin altında Amerikan emperyalizmi ve CIA’yi keşfetmesi boşa değil elbet ‘Bir cisim yaklaşıyor’ belli ki…

Neyse ki bizler yaklaşanı çok iyi tanıyoruz. Gözaltına alınırken cinsel saldırıya uğrayan, kendisinin ve ailesinin can güvenliğinden endişe ettiği halde susmayan Merve Demirel’in cesaretinden tanıyoruz, onun sesini duyurduğu için evi basılıp gözaltına alınan Artı Gerçek Muhabiri Derya Okatan’ın “O fotoğrafı her gördüğümde kanım donuyor. Böyle bir fotoğraf karşısında her gazetecinin yapması gerekeni yaptım. Bundan sonra da öyle olacak” sözlerinden biliyoruz. Hak arayan kadınlar başı açıksa “Kız mıdır, kadın mıdır bilemem”, başörtülüyse “Babası FETÖ’den ihraç, kardeşi DHKP-C’li” diyen dile de, devletin cansiparane koruduğu “evlatlarına” da çok aşinayız. Akademide, medyada, fabrikalarda, sokaklarda ne belgelerle işe koyulduk ne de belgelerden korktuk. Çok uzun yollardan geldik, iktidar nimetlerinden faydalanan iki-üç hemcinsimizin aklama çabaları ne kadın mücadelesinin önünü keser ne de size puan kazandırır. Alay ettiğiniz, küçümsediğiniz kazanımlar kadınlar için hayatta kalma meselesi. Bu hafta doğum gününü kutladığımız siyahilerin ve kadın hareketinin en güçlü seslerinden Nina Simone “Özgürlük korkmamaktır” demişti. Kadınlara korkmadıkları bir yaşam borcunuz var.

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa