22 Şubat 2019 09:15

IŞİD ve Nusra kimin çocukları?

Paylaş

Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) IŞİD’in elindeki son bölge olan Baghuz’a yönelik operasyonu sürüyor. Öte yandan ABD Başkanı Trump’ın “IŞİD bitti, bitiyor” tweet’leri eşliğinde müttefiklerine yönelik tehdit açıklamaları da devam ediyor. Konuyla ilgili son tweet’lerinden birinde “çok şey yaptık, çok para harcadık. Artık başkalarının da adım atıp yapabildikleri işi yapma zamanı” diyen Trump; Avrupalı müttefiklerini, yakaladıkları 800 IŞİD militanını alıp yargılamamaları halinde bu militanları serbest bırakmakla tehdit etti.

ABD, ‘IŞİD ile Mücadele Stratejisi’ni bölgeyi (Ortadoğu) Suriye’ye müdahale üzerinden dizayn etme politikasının geri teptiği ve kimi dayanaklarını kaybetmeye başladığı 2014’te (Obama döneminde) açıklamıştı. Bu bakımdan IŞİD ile mücadele ABD için müttefiklerini kendi stratejisine bağlama ve Rusya ile egemenlik mücadelesinde zayıflamaya başlayan pozisyonunu yeniden güçlendirmeye hizmet eden bir stratejiydi. Bugün Trump’ın “Suriye’den çekilme” açıklamalarını yaparken bile müttefiklerini daha fazla “sorumluluk” almaya zorlaması, çekilme sürecinin bile bu stratejinin bir parçası olduğu ve ABD tarafından bölgesel egemenlik mücadelesine bağlı olarak işletilen bir süreç olduğunu gösteriyor.

Bu arada geçen Hafta Soçi’de Putin, Erdoğan ve Ruhani arasında yapılan Suriye zirvesinin en önemli gündemi Erdoğan’ın Fırat’ın doğusu beklentisinin aksine İdlib ve Putin’in “İdlib’de artık teröristlere daha fazla tahammül göstermeyecekleri” sözleri oldu. Bu zirvenin ardından Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov’dan da “Suriye’nin İdlib’deki militanlara yönelik operasyonu kaçınılmaz” açıklaması geldi. İşte tam böylesi bir zamanda Sputnik Arapça dikkat çeken bir iddiayı, Nusra’nın devamı olan Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) lideri Culani’nin İdlib’deki bir patlamada ağır yaralandığı ve Antakya’da tedavi gördüğü iddiasını gündeme getirdi.

Bir yanda Fırat’ın doğusunda (sadece Suriye’de değil, Irak’ta da) uzunca bir süre etkinlik kuran IŞİD ve öbür yanda bugün İdlib’e sıkışan Nusra. Suriye ve bölgenin başına bela olan iki kanlı örgüt. Artık sekizinci yılına girmekte olan Suriye savaşına taraf olan bütün güçler bugün bu iki örgütü tu kaka ediyor. İyi de bu örgütler nasıl oldu da Suriye ve bölgenin başına bela olacak kadar güçlendiler? Bu örgütleri böylesine var eden politikaların altında kimlerin imzası var? Bugün bunları bir kez daha hatırlayalım dedik.

Önce El Kaide’nin 1980’li yıllarda Afganistan’da “olası Sovyet İşgaline karşı” ABD desteğiyle kurulan bir örgüt olduğunu not etmek gerekiyor.

ABD’de el Kaide’nin üstlendiği 2001 11 Eylül saldırısından sonra Bush, adına ‘önleyici savaş’ denilen bir stratejiyi benimsemiş ve bu stratejiye göre, ABD’nin tehdit olarak gördüğü yerlerde kendisine yönelik herhangi fiili bir saldırı olmasa bile müdahale hakkı olduğunu savunmuştu.

Bu strateji kapsamında Irak’a müdahale gündeme getirilirken iki gerekçe öne sürülmüştü. Birincisi Irak’ta “kitle imha silahlarının bulunduğu” ve ikincisi de “Saddam’ın El Kaide’yi desteklediği”. ABD, Irak’ta Saddam’ı devirdikten sonra iktidar ve kaynakların Şii ve Sünni Araplar ve Kürtler arasında bölüşümüne dayanan bir sistem kursa da Irak’ta 2003’ten bu yana bu güçler arasındaki gerilim ve çatışmalar durmadı. İşte El Kaide, Irak’ta Saddam döneminde değil;ama Saddam devrildikten sonra nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturdukları halde Saddam dönemindeki güç ve pozisyonlarını kaybeden Sünniler arasında hızla etkinlik kurdu. 2003’ten sonra ülkede birçok kanlı eylem gerçekleştiren Irak el Kaidesi 2004’te Irak İslam Devleti (IİD) adını aldı. Şii Maliki yönetiminin mezhepçi politikaları da bu örgütü güçlendirdi.

2010 sonu ve 2011 başlarında Arap ülkelerindeki ayaklanmaları bölgeyi ve Kuzey Afrika’yı kendi çıkarları temelinde dizayn etmek için kullanmaya çalışan emperyalistler önce Libya’da harekete geçmişti. Libya’da ABD ve Fransa’nın başını çektiği NATO güçlerinin müdahalesiyle içinde el Kaidenin de olduğu radikal İslamcı çetelerin Kaddafi yönetimini devirmesi sağlanmıştı. Ardından yine ABD ve Fransa’nın desteğinde Türkiye, S. Arabistan ve Katar aynı senaryoyu Suriye’de gerçekleştirmek üzere işe koyuldular. Suriye’ye müdahalenin öncülüğünü yapan rejimlerin ‘Sünni İslam’ın liderliğine soyunan rejimler olmaları ve Suriye rejiminin devrilmesinin kendileri için tehdit olduğunu gören İran ve Lübnan Hizbullah’ının Suriye rejiminin yanında savaşa dâhil olmaları, bu savaşı kısa sürede mezhepsel (Şii-Sünni) bir savaş görünümüne büründürdü. Dolayısıyla Suriye kısa sürece cihatçı çeteler için bir çekim merkezi haline geldi.

İşte IİD’inbu dönemde Suriye’ye geçen militanları, Ebu Muhammded el-Culani liderliğinde ‘el Nusra Cephesi’ni kurdular. Çeçenistan’dan Avrupa’ya, Libya ve Tunus’tan Türkiye ve Afganistan’a kadar dünyanın dört bir yanından gelen İslamcı militanlarla kısa sürede Suriye’de güçlenmeye başlayan el Nusra’nın lideri Culani’nin öne çıkmaya başladığını gören IİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi, 2013 Nisan’ında yayımladığı bir ses kaydında, el Nusra Cephesi’nin IİD’in Suriye kolu olduğunu ve bu iki örgütün ‘Irak-Şam İslam Devleti’(IŞİD) adı altında birleştiklerini duyurdu. Ancak elNusra lideri Ebu Muhammed el-Culani, böyle bir birleşmenin söz konusu olmadığını ve el Kaide lideri Aymen el-Zevahiri’ye bağlı olduklarını açıkladı. Böylece Nusra ikiye bölündü. Ancak bölünme sonrası iç çatışmalarda IŞİD etkinlik sağladı. IŞİD, Suriye’de Rakka’yı merkez alan bir ‘emirlik’ kurdu. Irak’ta da 2014 Haziran’ında Musul’u ele geçiren IŞİD, Suriye’nin yanı sıra Irak’ta da etkinliğini arttırdı-ki, Musul’u IŞİD’e terk eden Musul Valisi Esil Nuceyfi’nin Maliki yönetimine karşı Sünnilerin temsilcisi olarak öne çıkan Usame Nuceyfi’nin kardeşi olduğunu hatırlatmak, mezhepsel gerilim ve IŞİD’in yükselişi arasındaki ilişki bakımından açıklayıcıdır.

IŞİD, ABD’nin Irak’ta kurduğu düzen için tehdit haline gelince başta da belirttiğimiz gibi ABD, ‘IŞİD ile Mücadele’ adı altında kendi bölgesel dayanaklarını güçlendirmek için harekete geçti.

Suriye’de Kürtlerin statü sahibi olmasını kendi Kürt politikası için tehdit olarak gören Türkiye’deki Erdoğan iktidarı, IŞİD’in Kobanê kuşatmasını destekledi. Bu dönemde ABD ve Türkiye, Suriye’de karşı karşıya gelmeye başladı.

Aynı Erdoğan iktidarı artık IŞİD’in rolünün bittiğini düşündüğü dönemde bu kez IŞİD’e karşı mücadele gerekçesi altında (ama aslında Kürtler IŞİD’e karşı üstünlük kurunca Kürt kantonlarının birleşmesini engellemek için) ‘Fırat Kalkanı’ operasyonunu yaptı.

Nusra’ya gelince, 2015’te Türkiye ve S. Arabistan Nusra ve Ahrar’uş Şam’ın başını çektiği ‘Fetih Ordusu’nun kurulmasına önayak oldular ve Fetih Ordusu’nun İdlib’i ele geçirmesini desteklediler. Erdoğan iktidarı, bugüne kadar bu cihatçı grupların varlığını Suriye masasında elini güçlendiren bir kart olarak gördü. Ancak Türkiye’nin Rusya ile yaptığı ve İdlib’deki cihatçı grupların tasfiyesi konusunda garanti verdiği ‘İdlib Mutabakatı’ndan sonra Türkiye’deki iktidarın Ahrar’ın başını çektiği gruplarla ilişkisi devam etse de Nusra’nın devamı olan HTŞ ile arasındaki gerilim ve anlaşmazlıklar da arttı. Bu noktada Rus haber ajansı Sputnik’in,Culani’nin Türkiye’de tedavi edildiği konusundaki iddiasını iki biçimde okumak mümkün: Birincisi, aralarındaki gerilime rağmen Türkiye ve HTŞ arasındaki ilişki ve pazarlıkların devam ettiği ve ikincisi de Rusya’nın bu iddia üzerinden Türkiye’yi İdlib’e yönelik operasyona zorlamaya çalıştığı biçiminde.

Uzun lafın kısası artık IŞİD ve Nusra’nın sonuna gelindiği bir dönemde, bu kanlı örgütleri yaratan politikaların altında imzası olanlar şimdi bu örgütlere karşı mücadelenin kahramanları olarak önümüze çıkıyor/çıkartılıyorlar.

İnanalım mı?

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa