17 Şubat 2019 08:38

Asgari medeniyet seviyesi ve hasbelkader filizlenen heyecanlar

Asgari medeniyet seviyesi ve hasbelkader filizlenen heyecanlar
PAZAR
Paylaş

Bu pazar dert, elem değil de akıp giden rutin hayata dair iki kelam etmek istedim.

İstanbul’da son 10 yılda toplam 3 semtte yaşadım. İlki fazlasıyla nezihti, herkes o kadar önemli ve özeldi ki komşuluğa ayıracakları hiç vakitleri yok gibiydi. Sohbetlerine nail olamadım. Merhabamız hep vardı ama samimiyet hiç kurulmadı.

İkincisi gecekondularla çevrili, çok da popüler olmayan bir semtte ufak bir siteydi. Komşularım çok iyiydi, aile gibi yaşıyorduk ama site duvarları dışında, seçimden seçime yüzleştiğim semt sakinlerimiz ile aynı dili konuşamıyorduk. Merhabalarım donuk bakışlara çarpıp kırılıyordu. Arka sokakta geceleri asfaltlar ağlıyordu, açık pencereden eve arabesk doluyordu. Yine de seviyordum ama semtten bir karşılık alamıyordum.

Bu sene yine taşındım. Evimi seçerken ilk kriterlerden biri komşularımdı. Bir de yürüme mesafesinde pek çok ihtiyacın karşılanabilecek olması. Başardım. Anahtarımı bırakabileceğim komşularım var. Bir de etrafımda özlediğim nitelikte insanlar. Marketten eve poşetlerle yürürken yoldan geçen biri mutlaka “Yardım edebilirim isterseniz?” diye soruyor. Camdan bakkala sepet sallıyoruz, aramızda üçün beşin hesabı olmuyor. Sabahları işe yürürken tüm dükkanlarla günaydınlaşıyoruz, biraz şık giyinmişsek karşılıklı iltifatı eksik etmiyoruz.

Acil durumda esnaf yardıma koşuyor. Apartmanda kimseler, azıcık gürültü oldu diye tavanı süpürge sapıyla dövmüyor.  

Mahallede, semt sakinlerinin gittiği pek çok kafe var. Medeniyete ulaştığımı ilk orada fark ettim. Kafeye biri girince, içerideki herkese merhaba diyor, herkes selamı alıyor, kimse önüne bakıp sessiz karşılamıyor. Çıkarken mutlaka “Herkese iyi akşamlar” dileniyor. Tanışmamız gerekmiyor. Aynı mekanda aynı havayı soluduysak birkaç saattir, bugün karşılaşmışsak ve yine karşılaşma ihtimalimiz varsa, bir selamlık hukukumuz oluyor.

Buraya kadar neden anlattım: Çünkü derdim asgari medeniyet seviyesinden bahsetmek. O çok sevdiğimiz, özlediğimiz Yeşilçam filmlerinde bizi yakalayan duygu neydi onu hatırlatabilmek.

İnsanın hayatını güzelleştiren ve çok basit bazı davranış şekilleri, anlar var. Anlamlı bir sıralaması olmadan rastgele, hayatımı iyi kılan ve beni bir medeniyet kucağında hissettiren anları, davranışları yazmak istedim:

Kapıdan çıkarken arkanızdan gelen varsa, çarpmaması için kapıyı tutmak.

Sadece ışıklar, yaya geçitleri ya da sağa dönüşlerde değil, elinde ağır yük olan, yaşı ileri olan, çocuklu, bebek arabalı insanlara, yağmur ağır yağıyorsa yürümeye çalışan herkese, araçla durup yol vermek. Yol verilen yayanın eliyle, başıyla yaptığı teşekkür işareti.

Mahallede, sokakta, vapurda, serviste, otobüste, rutinimiz içerisinde simaen belirli sıklıkta gördüğümüz insanlara selam vermek.

“Siz” kelimesinin kullanımını iş yaşamının titrinden ayrı değerlendirmek. (Bir genel müdür ile bir garson arasındaki fark sadece gelirlerindedir. Bir genel müdüre 3 bin kişi dolaylı bağlı çalışıyor olabilir ama bu sayı, bir garsonun birkaç ay bazen birkaç haftada idare ettiği insana denktir. Karton toplayan bir insanın da yaşam tecrübesi, hayata bakışı vardır. Kimsenin kimseye, rızasını almadan “sen” diye hitap etmesi hoş değil. Medeniyet “siz” kelimesinde saklı.)

Bir çöpü uygun bir yer bulana kadar elinde taşımak, köpek gezdirmeye poşetsiz çıkmamak. Hayatın akışında karşı karşıya geldiğimiz insanlarla, özellerine girmeden ufak sohbetler edebilmek.

(Bu o kadar keyifli bir hal alabiliyor ki, yıllardır nefret ettiğim market alışverişi, mahallemdeki kasiyerlerin neşeli sohbetleri ile en sevdiğim rutin haline geldi.)

Bir ev ziyaretine giderken ufak bir hediye götürmek; ev yapımı bir kek, bir şişe şarap ya da bir kahve kupası. O ev sahibini tanıdığımıza delalet bir işaret.

Bir masada sohbet ediyorken çalan telefonu sessize ya da meşgule almak ve bu sayede masaya, diyaloğa olan değeri göstermek. Ya da telefonu açmadan önce karşındakinden izin istemek.

Topluluk içinde yüksek sesle telefonla konuşmamak.

Elleri dolu birinin, bebekli bir annenin, yere düşen eşyasını alıvermek, hapşurana çok yaşa demek ve bunlar için tanışıklık aramamak.

Toplu taşıma araçlarına binmeden önce inenleri beklemek, vapurdaki müzisyenlerden alkışı esirgememek.

Bir kafe önündeki ufak masalarda yüzü dışarı dönük oturabilmek, tek başına telefona bakmadan da etrafı seyrederek vakit geçirebilmek. Önlerinden geçenlerle göz göze geldiklerinde insanların hafifçe gülümseyerek selam vermesi.

Köpeklerin uyuması için gece kuytulara serilen kalın kartonlar, kapı önlerindeki mama kapları.

Sokak müzisyenleri önünde dans eden insanlar. Sarılarak yürüyen çiftler, sokakta çekinmeden öpüşebilenler.

Elinde çiçekle yürüyenler.

Sahaf önündeki basamağa oturup kitap inceleyenler. 16. yy Fransa’sı, 18. yy Almanya’sı ve Osmanlı’yı anlatan antikacılar. Başları yukarıda, binaların mimarisini inceleyerek gezen çekik gözlü, Avrupalı, siyahi turistler. Bir meyhanede, başındaki örtüyü sıyırıp rakı içen, bu ülkede özgürleşmiş hisseden İranlı kadınlar.

Sanat galerisinde fısıltıyla eser değerlendirenler.

Duvarlardaki seramik atölyesi, kitap, konser, söyleşi afişleri.

Angarya bir iş yaptığı üstünün tozundan belli bir adamın, telefonda birine “Akşam oyun saat sekizdeymiş, eve gelip duş alırım, hızlıca çıkar yetişiriz” demesi.

Tornadan çıkmış gibi griler, siyahlar, kahveler değil, değişik şapkalar, renkli kabanlar giymiş insanlar.

Elinde spor çantası ile yürüyenler, parkta basket oynayanlar, koşu yapanın güzergahından hızla çekilmeye çalışanlar.

Bir apartman katından gelen piyano sesi, bir diğerinden yükselen taş plak. Karşı apartmanın balkonunda partiden sıkılıp hava almaya çıkanlara kadeh kaldırmak.

Sinagog ve kilise önünde özenli giyimli kitleler görmek, barış ve dostluk çağrısı yapan cuma vaazına denk gelmek.

Semtin evsizlerini ismiyle tanıyan ve ilgilenen insanlar görmek, evsizlerin sokak hayvanlarını sahiplenmesi, hava çok soğuduğunda sokakta kalacakları endişesini taşımamak.

Bir restoranda tek başına demlenen kadın görmek. Hararetle konuşurken, dilinin ucuna gelip hatırlayamadığın bir yazar, eser, yönetmen adını, dönüp arka masaya sorabilmek.

Tanış olup masaları birleştirebilmek.

Yani aslında, hayatın t anında, bir nefeslik durup anın tadını almaya, farkına varmaya çalıştığımızda, aklımızın bir köşesinde Yeşilçam’ı andıran ya da belki yetmişlerden, seksenlerden, doksanlardan bir müziğe denk gelivermek.

Bu asgari medeniyet seviyesine ara ara ulaştığım şu birkaç ay, benim için çok güzel geçti. Yağmurda ıslanmış, elle döşenmiş o dar, taş sokaklara, sokak lambalarının ışığı vururken, bir evden gelen müziği dinlemek için durduğumda yanımdan, şapkası ile selam verip “hanımefendi hürmetler, saygılar” diyerek bir beyefendi bile geçti. Oysa kime sorsan, bu incelikler siyah-beyaz filmlerle beraber bitmişti.

Duvar resimlerine, renkli insanlarına, o bozulmamış bazı mimari eserlere bakarak, hiç acele etmeden yürüdüğüm bazı günlerde, ağzımı kocaman açıp o anı yutabilmeyi dilediğim oldu.

Özlediğim medeniyeti ara sokaklarında bulduğum bu semtim; Beyoğlu. Hayat her ağır sillesinden sonra bir teselli de veriyor. Sadece dikkatli bakmak gerekiyor. Asgari medeniyetin semtimizde yayılabileceğine dair içimde bir umut yeşeriyor. Arkadaşlar, galiba belediyemizin başına Alper Taş geliyor.

Bütün tövbeleri bir kenara koyduk, yine sandık başında, YSK önünde olacağız gibi, eski Beyoğlu’ya kavuşma ihtimali bile heyecan veriyor.

Dilerim içimde yeşeren bu umut, sadece bahardan değildir.

Gençliğimi verdiğim Beyoğlu’yla, eski günlerdeki gibi kucaklaşmak ihtimali belirdi. Bu ihtimal sayesinde, bu hafta beni kimseler üzemedi.

Bu tadı siz de almak isterseniz; seçime az kala, belediyeleri de geçtim, muhtar adaylarınızı bulup bir tanışın derim.

Muhtar, mahallenin bel kemiğidir. O neyse, semtin ortalaması o olur.

Yenilen pehlivan güreşe doymuyor hakikaten, belki semtten kazanırız, şimdiden hayırlı seçimler…

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa