16 Şubat 2019 09:15

Sorunu ucundan tutmak

Paylaş

Karşılaştığımız her sorunu ucundan tutmak ya da son kertede ele almak ulusal huyumuz olsa gerek! Zira bakıyorum ki, ekonomiden siyasete dek hemen her konuyu ve her sorunu, yumurta kapıya gelince sıkışık şekilde bir hamlede ve güncel politikaya malzeme olarak ele alıyoruz. Dolayısıyla meseleleri çözmede de fazla başarılı olamıyoruz. Oysa hiçbir konu ya da hiçbir sorun bir anda ortaya çıkmaz; bir zaman sürecinde gelişir ve en akut durumda kendisini hissettirir. Selüloz ve kâğıt fabrikalarını kapatıyoruz, sonra kâğıt sıkışıklığına giriyoruz ve ithal ediyoruz. Devlet elini çiftçiden çekiyor, çiftçiyi tüccara teslim ediyor, sonra da temel gıda maddelerini ithal etmeye başlıyoruz. Hayvancılığı bitiriyoruz, sonra da yükselen et fiyatları karşısında onu da ithal etmeye başlıyoruz. Acaba ihracatçı ülkelere sorup da öğrensek mi, nasıl oluyor da kendi tüketimlerini karşıladıktan sonra ürün fazlalarını bir de bize ihraç ediyorlar!

Özelleştirmelerin en yoğun tartışıldığı dönemde devlet özel sektör alanına girmesin derken, şimdi ağır sanayi de değil, esnaf düzeyinde ticari faaliyette bulunmayı kendine yediriyor. Fiyat istikrarının sağlanması bağlamında karaborsa, ihtikâr ya da herhangi bir sebepten dolayı oluşan aşırı fiyat düzeyini denetlemek devletin görevidir. Bu görev fiyat denetimleri ya da baskılamalarla değil de, ürün arzına müdahale yoluyla, yani devlet bizzat üretim ve ticaret de yapabilir. Devletin bu görevi teoride “rekabetçi piyasalar yaratmak” olarak tanımlanır. Bunun anlamı şudur, devlet tekelci ya da piyasayı elinde tutarak fiyatlar üzerinde etkili olan az sayıdaki firmanın gücünü kırmak için bizzat piyasaya girebilir ya da ithalata yönelebilir. Bu konuda mevzuat tartışmaları anlamsızdır, zira mevzuatta halkın yararına gerekli düzenleme yapılarak, bu sorun giderilebilir. Görüldüğü üzere bu aşamaya kadar ciddi bir sorun olmadığı gibi, devlet gerekli koşullar oluştuğunda bu görevden kaçınamaz da.

Şimdi biraz da işin geri planını kurcalayalım, çünkü hiçbir sorun tek başına ve anlık olarak oluşup, ortaya çıkmaz. Tarım hiçbir ülkenin feda edemeyeceği bir sektördür. Japonya’da pirinç üretimi dünya standartlarına göre pahalı olduğu halde, ulusal temel gıda maddesi olarak kabul edilerek, ithalata gitmeyen devlet yerli üretimi desteklemektedir. “Türkiye’de durum nedir”, diye sormamıza gerek var mı? Uzun zamandan beri çiftçilerin durumlarından ve gidişattan şikâyetçi olduğunu, özellikle gençlerin kentlere akın ettiğini, köylerin boşaldığını medyadan izlemiyor muyuz? Tarım fevkalade ağır bir sektördür; emek isteyen, makinenin girdiği durumda da kaynak isteyen bir sektördür. Tarım hava koşullarına bağlı bir sektördür.

Tarımsal alanlardan başlayarak, toprağın işlenme durumu ve nüfusun sosyal yapısı ve tarıma karşı hükümetlerin tavrı nihai aşamada ürünü ve fiyat yapısını belirler. Tarım alanları dediğimizde verimli topraklardan söz ederiz. Ormanlar yok edilerek ranta açılan verimli alanlarda her yıl binlerce metreküp verimli toprağımız erozyonla yok olmaktadır. Doğaya karşı bu denli nankör ve cahilce davranış karşısında doğadan daha fazlasını beklemek insafla bağdaşır değildir. Diğer yandan, Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki aşiret ve tarikat ilişkilerinin nerede ise bir asırlık Cumhuriyet döneminde hâlâ tam olarak temizlenememiş olmasıdır. Aşiret lideri çok iyi biliyor ki, hâkimiyeti altındaki köylerin tümünde etkin üretim yapılırsa, marabalar “adam olur” ağaya karşı gelir. Bunu önlemek için toprakların bir kısmı ektirilir, geri kalanları ise halkın uyanmaması için boş bırakılır. Çiftçi bu ülkenin ağasıdır; aşiret ya da tarikat reisi ülkenin değil, marabanın ağasıdır. Şöyle veya böyle ekilen ve biçilen ürünlerin pazara kadarki aşamasında araya giren ve çiftçinin canına okuyan tüccar, sonraki aşamada mağaza zincirlerinde rekabetten uzak ortamda fiyat belirleyen kodamanlar hiç hesapta yok; bir “aracı” lafıdır, gidiyor!

Tarım kredi kooperatiflerini, devlet destekleme alımlarını, tarım girdi maliyetlerini, traktör benzini ile yat benzini üzerindeki vergileri ve daha birçok sorunu ciddi olarak ele almadan; kısacası en fazla kamusal destek ve gözetime ihtiyacı olan tarım sektörünü karnımızı doğuran ve sanayiye girdi sağlayan temel sektör olarak görmeyip, aşiretler ya da tarikatlar kanalıyla oy potansiyeli olarak görmenin sonucu bundan farklı olamazdı. AKP için yaşamsal bir seçime gidilirken işin en ucundan tutulması kimseyi kandırmamalı. 

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa