24 Ocak 2019 04:03

Suriye'de aranan “Bekaa!”

Paylaş

12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğünün “Bölge Valisi” ünvanıyla Diyarbakır’da bulunan temsilcilerinden biri olan Ünal Erkan Kürtleri meydana toplar, etrafları özel birliklerle kuşatılmış yaşlı - ortayaşlı kuşaktan bu “yerli”ler topluluğuna, onların kendi çocuklarının “Ermeni Dölü!” oldukları üzerine söylev verirdi. Resmi politika, Türk olmayan ayrı bir Kürt ulusal varlığını reddetme üzerine kurgulanmıştı. Buna göre, Kürtler haklarını savunma adına başkaldırmayacaklarına göre, “Ermeni dölü teröristler”, “milletin ve ülkenin huzurunu bozmak” gibi “haince bir emelle” dağlara çıkmışlardı! Ermeniler ve Kürtler aşağılanırken, “Kürtlere karşı” değil “Ermeni dölü teröristlere karşı” savaşılıyordu! Rivayet öyleydi!

Üzerinden onlarca yıl geçti, şimdi, Erdoğan başta olmak üzere devletin asker ve “sivil” yöneticileri, “Türkiye, Suriye’nin Kuzeyi’nde ve sınırlarının yanısıra bir terör devleti oluşumuna; bir terör koridoruna asla izin vermez. Türkiye’nin Kürt kardeşlerimizle bir sorunu yoktur. Savaşımız PKK/PYD terör örgütleriyledir” diyorlar. Suriye savaş alanı ve oraya üşüşen çok sayıda dış güç var. İşin içinde emperyalist güçler de olunca, bu propaganda ve açıklamalar, Türk emekçi kitlelerinin önemlice bir bölümü açısından inandırıcı olabiliyor. Bu bir yana, devlet yöneticilerinin bu söylemi, ticaretle uğraşan, sanayi kapitalisti ya da büyük toprakların kapitalist işletmecileri başta olmak üzere Kürtlerin küçümsenemez bir kitlesi açısından da inandırıcı olabiliyor.

Kitleleri yanıltmaya yönelik ve belirli kesimlerin doğruluğuna inanıp desteklediği bu politika büyük tehditler içermekte ve açmazlara sürükleyicidir. Kürt varlığı “Kürt kardeşlerimiz” denilerek kabul edilirken ulus olarak varlıkları-ondan doğacak haklar sorunu nedeniyle reddediliyor. Bu artık çok bilinir hale gelen bir durum. “Teröristler” olarak nitelenenlerin “bir devlet” olarak örgütlenmesi için belirli bir kitle tarafından desteklenmeleri, kabullenilmeleri gereği biliniyor ama, bu kitlenin- ki yüzbinlerle, milyonlarla ifade edilebilir büyüklüktedir- devlet ya da benzeri oluşmlarının “ne pahasına olursa olsun” önleneceği söyleniyor. Sadece söylenmiyor, bunun için savaş açılmış savaşılıyor. Bombardıman uçakları neredeyse hergün hava harekâtı düzenliyor. Suriye’nin egemenliği ve bütünlüğünden sözediliyor ama orada, diğer bölge güçlerinin ve emperyalistlerin giriştiği türden etki alanı edinilmeye çalışılıyor. Bölüşülebilir-etki alanı haline getirilebilir görülen yerler üzerine savaş politikası “ulusal çıkar” ve “bekaa” sorunu olarak gösteriliyor. “Kimsenin toprağında gözümüz yok” deniliyor ama, Suriye ve bölge üzerine “belirleyici olma”, “son sözü söyleme” ididasıyla da karışık “bekaa”arayışına sınırdışı topraklarda çıkılarak askeri seferler düzenlenmesi için “anlayış”, destek ve işbirliği isteniyor.

Suriye’de Kürt ve Arap’ların yaşadığı bazı alanlara valiler atandı, polis ve askeri birlikler yerleştirildi, Türkiye’nin idari sistemi oraya da taşındı. Bu alanlara “teröristlerin işgali altında olduğu” ve “kurtarılarak sahiplerine teslim edileceği” söylenen Menbic gibi yerlerin eklenmesi için yığınak yapılıyor. Suriye toprakları üzerinde yaşayan ve belirli “özerk bölgeler” oluşturan Suriye Kürtlerinin Şam yönetimiyle yapacakları anlaşma dahi “Türkiye’nin bekaasına yönelik tehdit” olarak gösteriliyor. “Münbiç’e rejim güçlerinin girmesi engellenmelidir!” diye ABD’ne çağrı yapılıyor. Suriye’de yaşayanların nasıl yaşayacaklarına karar verme haklarının tank paletleri ve bombardımanlarla çiğnenmesi politikasının adı, “Bekaa savunusu” olup çıkıyor!

Öyleyse ortada bir belirsizlik yok; “Bekaa sorunu”, Kürtlerin ezilen ulus konumunu aşmaya yönelik girişimleri ve bu yönlü oluşumlarınn daha ileri boyutlara ulaşma olasılığını engelleme sorunudur. Peki bu politika başarıya ulaşabilir mi? Ya da Kürt mücadelesi karşı karşıya olduğu çok yönlü sorun ve zorlukları aşabilir mi? Başlıca iki etken bu konuda belirleyici rol oynayacaktır. Emperyalist güçlerin bölge üzerine etki ve güç mücadelesinin seyri; ve bölge ülkeleri işçi ve emekçilerinin işbirlikçi diktatörlüklere ve emperyalist devletlerle uluslararası tekellerin politikalarına karşı herbir ülkede ve bölgesel düzeyde mücadele cesaret ve direngenliği. Bu iki başlıca ve belirleyici önemdeki etken güç(ler)in herbiri açısından bugün birçok sorundan sözedilebilir. Ancak, denebilir ki ilkinden daha önemli olan kendi ülkemiz başta olmak üzere işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin işbirlikçi hakim sınıfa ve emperyalistlere karşı mücadelesinin zayıflığı, dağınıklığı ve geri düzeyidir. Sömürülen ve ezilen sınıfların burjuva tekelci diktatörlüklere karşı, ve ulusların hak eşitliğinden yana demokratik direnişinin bugünkü geriliği ve zayıflığı “Kürtleri” ve hareketini zayıf düşürmekle kalmıyor, sömürüden ve baskıdan kurtuluş yönündeki çabalara da darbe vuruyor. Kaybeden, etnik-ulusal kimliklerinden bağımsız olarak bütün emekçiler; sömürülüp ezilen sınıf ve kesimler oluyor.

Bu bakımdan Kürtlerle Türkiye ve bölgenin diğer ülkeleri halklarının “kaderi” birbirlerine bağlanmıştır! Suriye, Türkiye, İran ya da başka ülkede kurtuluşun ancak tüm uluslardan bütün emekçilerin birleşik mücadelesiyle mümkün hale gelebileceği, sadece teorik bir doğru belirleme değil yakın dönemlerin pratik mücadelelerinin de bir deneyimi olarak yeniden kanıtlanmıştır. Bunun  sorumluluğu ise, bizim ülkemiz açısından söylenirse asıl olarak ileri kesimleri başta olmak üzere Türk işçi ve emekçilerinindir. Kürtlerin “kardeşliği”nden sözedilmesi için, kardeşlerin hak eşitliğinin tanınması ve savunulması şarttır!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa