13 Ocak 2019 04:00

Seçim meçim deniliyor ama biz hissetmedik…

Seçim meçim deniliyor ama biz hissetmedik…
PAZAR
Paylaş

10 yıldır içimiz dışımız seçim oldu. Oy verme çağrısı ile başlanılan yolculuk, sandıkların üzerine oturmaktan bağımsız yazılımlarla tutanak kontrolüne dönüştü. Kendi oyunu yakma pahasına, köy köy oy güvenliği peşine düşenler mi istersiniz, YSK önünde çadır kuranlar mı, efendime söyleyeyim kendi fokus gruplarını yapanlar mı dersiniz partileri güçlendirmek için parti üyesi olmamasına rağmen gönüllü çalışanlar mı?

Youtube’a “sokak röportajı” yazın, milyonlarca seçim öncesi röportaj çıkıyor. Her seçim, kendi sosyal medya fenomenlerini yarattı. “Amerika’ya füze sallayacağız bana silah lazım iş, aş değil” gazına gelenle “Daha içeriden yeni çıktım bana sormayın” diyenler arasında geniş bir yelpaze var.

Dans eder gibi bedenimizle HAYIR yazdığımız da oldu, camlardan sarkıp tencere çaldığımız da. Gün geldi, her 5 kişiden biri broşür dağıtıyor gibi hissettik. 

Biz öyle güreşe doymayan yenilen pehlivanlar gibi, her seçime kalkanlarla, marşlarla girdik. Oysa her seçim öncesi ılıktan eserdi “Amaaan sanki seçim neyi değiştirecek ki?” meltemi.

2007-2018 arası seçimlere katılım oranlarıysa bu meltemlere rağmen şöyle seyretti:

21 Ekim 2007 Anayasa Referandumu, katılım yüzde 67.49
12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu, katılım yüzde 73.11
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçim, katılım yüzde 74.13
7 Haziran 2015 Genel Seçim, katılım yüzde 83.92
1 Kasım 2015 Erken Genel Seçim, katılım yüzde 85.23
24 Haziran 2018 Genel Seçim, katılım yüzde 86.24

Yerel seçimlere 78 gün kaldı. Hâlâ adayı açıklanmayan belediyeler var. Daha kampanya yapılacak da halk sandığa çağrılacak da adaylar mahalle mahalle gezecek de ohoooooo....

İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur misali, evden vaktinde çıkmayı öğretemediğin hane halkı gibi, vaktinde harekete geçmeyi öğrenemedi bizim muhalefet, yine yumurta kapıda, halkta umutsuzluk diz boyunda.

10 yıldır ilk kez bu seçimin öncesi, hiç seçim olacakmış rüzgarı esmiyor gibi.

Herkes saatini ekonomiye ayarlamış, seçimin tek gailesi beklenen krizin patlama tarihini etkilemekmiş gibi bir hal ve tavır içinde. 

Boykot esintisi, meltem değil de lodosa benziyor bu sefer. Ama onda da örgütlü bir tavır değil, bireysel bir tembellik seziliyor.

Bu ülkede hiçbir seçimin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inananların, boykotla seçim yeniletebileceğine ya da bir kazanım sağlayabileceğine inanmasını benim zaten aklım almıyor.

Boykot bizde ancak vaziyet beterleştiğinde geriye yaslanıp “Ben demiştim, o yüzden oy bile vermemiştim” demeye yarar. Tabii seçimin hemen ertesinde, iktidarın oy oranı boykot yüzünden artmamışcasına TV'’lerde yapılacak “Halkımız bize inandı, yüzde bilmem kaç bize güvendi, bu güveni boşa çıkarmayacağız" konuşmasını dinlemeyi de kalp kaldırırsa.

Ben boykot edemeyeceğim. Benim için seçimi boykot etmek, demokrasiye olan bir cc, bir mm, bir gram inancımın kalmadığını kabul etmek olacak. Oysa son seçimlerde ne kaybettiysek kaybettik, ben mecliste olmasını dilediğim isimleri orada görme şansına eriştim. Bu yüzden pes etmeyeceğim. 

Ama muhalefetin de bu gevşekliğini anlayamayacağım. Bir gün, başına bir iş gelir, tüm huylarını değiştirmek zorunda kalırsın. Evden saatlerce hazırlanıp çıkamayan insan, beş dakikada fırlayıp kuşluk vakti yola düşer olur. Bunlarda hiç değişmiyor, hâlâ aynı hal ve tavır. 

Oysa onca yıldır, gözümüze sokulan muhtarlar toplantısı, muhtar ağırlaması, muhtarlar övgüsünden bile bir ders çıkarırdı insan.

“Kaymakamlar sizin emrinizdedir. Ben bunu belediye başkanlarımıza onlara bu talimatı verdiğim gibi aynen kaymakamlarına da bu talimatı verdim ve valiler de buna dahil.” cümlesi söyleneli 3 yılı geçti. (Cümle düşüklüğü bana ait değil, alıntı)

Geçtim belediye başkanını, muhtar diyorum muhtar. Yerel yönetimlerin en küçüğü, halkın nabzının tam orası, bir nevi şah damarı.

Gönlüm dilerdi ki, bu yerel seçimlerin tarihi açıklanır açıklanmaz, yepyeni bir muhtar hareketi başlatılsın. Muhtar partili olmak zorunda bile değil, demokrasiden yana ve adil olsun yeter. Muhalefet birleşip alternatif bir muhtarlar konfederasyonu çalışması başlatabilirdi mesela. (Ki geçen seçime bakınca 78 gün de hâlâ çok az değil) Biz belediye başkanına ulaşamıyoruz ki zaten, derdimiz genelde muhtarla. Bizi jurnalleyebilecek olan da ihtiyacı olana yardımı sağlayabilecek olan da muhtar. Öyle hayati bir seçim aslında.

Nasıl ki toplumun en küçük birimi aile, toplumsal ahlakın filizlenip yayıldığı yerse yerel yönetimin de çekirdeği muhtarlık değil mi?

Her seçim öncesi, bir kampanyanın peşine takılıp umut dolardık. Bu sefer o hava yok tamam kabul. Her seçimde de felaket tellalları en baştan musallat olur, bize sosyal medyada takip ettiklerimize göre ülkeyi genellemememiz gerektiğini söyler, ülkeyi kendi çevremizden ibaret sanmakla bizi suçlayıp dalga geçer, sonra da arkalarına yaslanıp "biz demiştik" diye gekgek gülerlerdi. Biz de elimizdeki teselli kazanımlarına bakıp, en azından denemiş olmanın limanına sığınırdık.

Bu seçimdeki fark, sosyal medyada bile umuttan yana yaprak kımıldamıyor, tek bir adayın bile sevineni yok.

Sosyal medya için yapılan eleştiriye kısmen katılıyorum. Takip etmekten keyif aldığınız kişiler aslında sizinle aynı dünya görüşüne sahip olanlardır. O ortamın cazibesine kapılmak gerçek gündemden kopmaktır. Ama her aracın bir akıllı kullanım şekli de vardır. Kamuoyunu yoklamak isteyen, ince bir işçilik ile sosyal medyadan da yoklar.

Muhtarlar vakasından ders almayan bir düşünsün bakalım neden yıllardır sosyal medyada algı mühendisliği yapan partili troller kavgası var?

Türkiye'de internete erişim oranı 2018 için yüzde 82.6'ya ulaştı. 43 milyon Facebook, 37 milyon Instagram kullanıcısı var. Twitter’da ise 8.8 milyon kullanıcı olmasına rağmen dünyada 5. sıradayız ve hakkında en çok haber yapılan mecra da Twitter. 2018 yılında Twitter konulu haber sayısı 30 binden fazla.

Sosyal medyanın neler değiştirebileceğine kısa bir örnek vermek isterim. Bu hafta yaşandı. Rahaf Muhammed, Suudi Vatandaşı 18 yaşında genç bir kadın. Müslümanlıktan çıktığı için öldürülmekten korkarak, sığınma talebi ile Avustralya'ya geçmek isterken Bangkok havaalanında mahsur kalıyor. Kaçışıyla birlikte 5 Ocak'ta bir Twitter hesabı açıyor. 6 Ocak'ta 17 bin olan takipçi sayısı bu sıralar yüz binlerin üzerinde. Sığındığı havalimanından tweet atmaya başlayan Rahaf, tüm dünyaya "beni kurtarın" çağrısında bulundu. Sığınma talebinde bulunduğu Avustralya dahil pek çok ülkede "trendingtopic" en çok konuşulan konu oldu. Bazı ülkelerde mültecilerle ilgili sivil toplum kuruluşları ve kadın hakları örgütleri gösteriler yaptılar. Yetkililer görüşmelere devam ederken dünya kamuoyu baskısıyla BM Mülteciler Yüksek Komiserliği devreye girerek Avustralya'ya başvurdu. Suudi Maslahatgüzarı açıklamasında "Tayland pasaportunu alacağına keşke telefonunu alsaydı" derken, insani sığınma başvurusu halen görüşülen Rahaf, hepimize bir ders niteliğinde olan şu tweeti attı: "Don'tletanyone break yourwings, you'refree. Fightandgetyour RIGHTS!"

"Kimsenin kanadınızı kırmasına izin vermeyin. Özgürsünüz. Mücadele edin ve haklarınızı alın!"

Biliyorum, anlıyorum, kimsenin içinden inanmak gelmiyor bu seçimlere. Silkinmeyi sağlayacak, umut veren bir kampanya, bir isim bile yok. Ne sandığa sahip çıkmak ne de şuradan şuraya gitmek geliyor içinizden. Umutsuzluk bir nevi teslimiyet üstelik bulaşıcı, en kolay da sosyal medyadan yayılıyor. Öte yandan umut tacirliği de riyakarlık. Bir devrim çıkmaz bu seçimden. Ama hani kurbağayı kaynar suya atınca fırlayıp kaçıyor diye, altını ufak ufak açıp, hissettirmeden haşlarlar ya, ben diyorum ki gittikçe ısınan suyun rehavetine kapılmadan, ara ara kazandan sıçramaya çalışmakta fayda var. Sıçrayamıyorsak bile, ben olsam suyuma sıçardım, bari benden yedikleri yemeğin tadı olmasın.

İşte o vereceğim oyda, bu niyet var.

Sosyal medyayı bilinçli tüketiniz, umutlarınızı hor kullanmayınız.

Keyifli pazarlar...

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa